İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2013 Perşembe

Geçmem Bir Daha Kadıköy'den

                         
2010 yılının Mayıs Haziran aylarıydı. Okuldan mezun olmamız için girmemiz gereken sınavlar teslim etmemiz gereken ödevler henüz bitmiş değildi. Geç saatlere kadar ödev yazmaktan bulanıklaşmış zihinlerimizle bu son ayların tadını çıkarmamız gerektiğini düşünüyorduk . Ve o yıl Ezginin Günlüğü tam da bizim ruh halimize göre bir şarkı yaptı. Geçmem bir daha Kadıköy'den… 4 yıl boyunca sokaklarında gezdiğimiz bazen nefret edip bazen sıla hasretiyle özlediğimiz Kadıköy’den mezuniyet sonrası geçmemek üzere yeminler ettirmişti bu şarkı. Ama bozulan en güzel yeminlerden biriydi tekrar Kadıköy'e kavuşmak. Ait hissetmezsen de güvende hissetmekti. Alışın olduğun sokaklarda yürümek eski günlerden izler aramaktı. Taze kavrulmuş kahve kokusunun sarhoşluğunda kendini Kahve Dünyası’na atmaktı. Yazar ve şair fotoğraflarına yapılan yorumlar eşliğinde içilen kahveydi. Kilise önündeki sokak çalgıcılarından memleket ezgileri duymak için kulak kabartmaktı. İstanbul’u ziyaret gelen arkadaşı Moda kayalıklarına götürüp seyre dalmaktı. Adalara gitmeden önce ayak bastığımız son kara parçasıydı. Okuldan kaçıp “inilen” yerdi. En paspal halinde opera izlemekti ve tabi ki Haldun Taner’in önünde buluşmaktı. Kadıköy bir türlü aynı şeye heyecanlanmadığın aynı ruhu taşımadığın ama her şeyiyle bildiğin tanıdığın güvendiğin kuzendi.

Tekrar buluşmak üzere vedalaşılan ve arayı bu kadar açmamak için söz verilendi.

7 Ekim 2012 Pazar

Sarı Sonbahar



Rize'de yazın güneşli günlerini yavaştan terk etmek üzereyiz. Aslında yaz, mevsimler içinde en az sevdiğim. Bir sıralama yapmam gerekseydi 1.İlkbahar 2.Sonbahar 3.Kış ve sonuncu Yaz olurdu. Sıcaklar benim huyumu suyumu değiştirip, beni çekilmez bir insan yapıyor gerçekten. Ama bahar öyle değil, özellikle hafif bir esinti varsa, dallarda çiçekler açmışsa... Şimdiyse önümüzde sonbahar var. Yaprak dökümü yaşayamayacağım sanırım Rize'de. İlk sonbaharım olduğu için kestiremiyorum nasıl bir manzara olacağını ama burada yerde duran taşlar bile yeşeriyorken, sapsarı yapraklar göreceğimi sanmıyorum. Ve sonbaharda İstanbul'da olmak ne güzel olurdu. Yıldız Parkı mesela, Çengelköy'ün sararmış çınarları... çeşitli renklere sahip Beykoz sırtları... Hepsini o kadar özlüyorum ki. Gideceğim sevgili İstanbuluma inşallah. Sonbahar bitmeden yapraklar dökülmeden gideceğim.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Çikolata Kahve İstanbul



Birbirine en yakışan, en sevilen üçlü…Müşteri olarak girdiğim, “kardeş” olarak çıktığım, Çengelköy’de yaşamanın en güzel yanlarından, 9,5m karelik bir dükkân... Çikolata ya da kahve satılıyor denilebilir. Çikolatalarının lezzetini tasvir etmek için benim edebi yeteneğim de bilgim de çok yetersiz kalır sanırım. (Benim favorim Antep fıstıklı, karamelli, kare şeklinde olanlarJ) Sıcak çikolatasına ise yurt içinde ve dışında bu işi yapan yerleri çok gezmiş bir arkadaşımın da onayıyla içilebilecek en iyi sıcak çikolata ne diyebilirim. Peki ben bir gurme olmadığıma, tanıtım yada reklam yazısı yazmadığıma göre ne diye bu dükkanla ilgili bir şeyler yazıyorum? Benim ki “birileri okusunlar da onlar da gidip görsünler” isteğinden çok, hayatımda önemli kokuları, anları, kişileri, yerleri unuturum, sıra bana gelip göç ettiğimde “kimsenin bunlardan haberi olmaz” korkusunun sanal ortamda bastırılması sanırım. Çikolata-Kahve İstanbul da çocukluğuma dokunan, hem memleket hem İstanbul sevgisini birlikte yaşatan bir önemli yer benim için. Oraya gidenlerin duygularını yazdıkları o saman kağıdı defterleri okuduğunuzda ne kadar da ortak açlıklarımızın olduğunu, 10 metrekarelik samimiyete hepimizin ne kadar da ihtiyacı olduğunu anlıyorsunuz. Ben de ilk gittiğimde o deftere bir şeyler yazmıştım ve yazdıklarımın ne kadar sığ kaldığını şimdi fark ediyorum.  Dükkanın sahibi Bülent Abi… İlk cümlede belirttiğim gibi müşteri olarak girmiştim ama bir abi kazanacağımı bilmiyordum. Tatlı-sert üslubuyla, verdiği nasihatlerle, tavsiyelerle bir kardeş yerine konduğumu hissettirdi. Kaçıncı gidişimde hatırlamıyorum ama eşinin acil bir durum için eve çağırmasıyla dükkânı bana bırakıp gitmiştiJ Gelen müşterilerle sohbet etmekte hiç zorlanmamıştım ama iş yedikleri çikolataları tartma ve hesaplama kısmına gelince bocalamıştım J Üniversiteden bir arkadaşım bir arkadaşıyla gitmiş ve defteri karıştırırken benim ismimi görüp “Aaa bu bizim arkadaş!” demiş. Kim filan deyince de Bülent Abi “Yaa o bizim kız…” diye başlayıp ufak ufak dedikodumu yapmışlar J İstanbul için yadırganan güzel hoşluklar bunlar. Alışverişlerimizi AVM lerden yaptığımız ve satıcıların yüzlerinde zoraki bir gülümsemeyle “İyi günlerde kullanılsın!” diyerek elimize poşetleri tutuşturdukları bir dönemde böyle esnaflar insanlığımızı hatırlatıyor. Çikolatasını ya da Türk kahvesini yudumlarken, İnce Saz dinlemek, duvarlarına, tablolarına bakmak, sohbet etmek, fotoğraf çekmek, hiç bozulmaması için dua etmek bu dükkanda yaptığım eylemlerden bir kaçı ve en çok özlenenlerden.
Not: Bülent Abi, yüreğin, cesaretin ve azmin için en çok da insanlığın ve abiliğin için teşekkürler…Allah razı olsun, yolunu açık etsin J
( Bu yazıyı okuduktan sonra yolu düşen olursa selamımı iletsin, “Çengelköy’den Rize’ye giden hemşerin” derseniz tanıyacaktır J )




İşte benim favorim :)






21 Temmuz 2012 Cumartesi

İlk İftar


Tarihi Moda İskelesi

Şükürler olsun Ramazan'a kavuştuk. Allah bütün ibadetlerimizi kabul etsin, orucu kolaylaştırsın inşallah. İstanbulda Ramazan geçirmekle ilgili çok güzel anılarımız var üniversite arkadaşlarımızla. Mezuniyet sonrası ısrar edip Ramazanda memleketlere gitmemiş, İstanbul'un uhrevi ortamında geçirmeyi tercih etmiştik. En çok da o yıl (2010) tüm İstanbul geneline yayılan Enderun Teravih ve Cumhur Müezzinliği proğramıyla mükemmel teravihler kılıp gece 12lerde eve girmiştik :) Geçen yıldan beri de Ramazan da yine birlikte olma hayalleri kuruyorken dün ilk iftarımızı beraber yapmanın mutluluğunu yaşadık.

Sahibinin attığı çubuğu ketirmeye çalışan sevimli şey :)

İftar mekanı olarak marjinal bir karar verip Tarihi Moda İskelesi tesislerini seçtik. Klasikleşen iftar mekanlarında kişi başı 60-70tl olan menüler kapitalizmin Ramazanda bile nasıl çirkince sömürü yaptığını gösterdiler. Biz de kapitalizmin bir parçası olmayalım dedik ve Kadıköy'e gittik. Rezervasyon yapılmadığı için biraz erken gidelim diye düşündük ama zaten Ramazan olduğunu anlayabileceğimiz en ufak bir değişiklik olmadığı için gereksiz telaşlandığımızı anladık. İskele mükemmel bir manzaraya sahip. (Hatırla Sevgili dizisinin adaya gittikleri sahnelerin de burda çekildiğini hatırladım.)
Hizmet ve ikram vasattı diyebiliriz ama manzaranın, serin serin esen rüzgarın ve dostlarla yeniden iftar yapmanın mutluluğu her şeye değerdi.
İftar saatini kayalıklarda oturarak bekleyen bizim manzaramız 

Mado'nun Çikolatalı muzlu dondurmalı waffle ı :)) 

Havai cup :)


İftar sonrası Kadıköye inmek için Bahariye sokaklarından geçtik, özellikle barlar sokağından geçmek zorunda olduğumuz o anlar gerçekten zulüm gibiydi. Alkol kokuları ve tuhaf bakışlar arasından kendimizi rıhtımdki Mado'ya attık. Mado her zamanki gibi güzel sunumlarıyla ve lezzetleriyle mutlu etti bizi. İlk iftarımız özetle bu şekilde geçti.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Beykoz Korusu

Beykoz korusunda not defterime yazdıklarımdan oluşacak bu post, birazcık tembellik yapmış olacağım yani.



"Dilruba Kır Kahvesindeyiz. 5 günlük çeviri inzivası sonrasında, kendimizi kırlara, yeşilliklere attık. Güzel doğasıyla huzur veren, kitap okuma isteği uyandıran, İstanbul'un sıcağında güzel bir serinlik sunan yemyeşil bir koru burası. 6 aydır yeşillik gördüğümde üşüyeceğimi bildiğim için (Rize yaylaları), hem ormanda olup hem de  soğuktan titremiyor olmak değişik geldi bana.



Onlarca kişinin aynı anda çalıştığı yurt çalışma odalarında yaptığım ödevleri düşününce, burada ağaçların altında makalelerin altlarını fosforlu kalemlerle çize çize okuyan insanlara imrendim. Gerçi çooookk uzun bir süre ödev yapan birine özeneceğimi düşünmezdim :)

Yanımda 3-4 aylık bir bebek ve ailesi, karşıdaysa semaver keyfini tavlayla taçlandıran bir çift var. Etraftaki insanlar nasıl bir nimete sahip olduklarının farkındalar mı acaba? 5 yıl boyunca bu şehirde yaşadığıma her gün şükrederken yine her gün şikayet eden insanların olmasına nasıl da şaşırırdık. Allah görebilen bir göz, hissedebilen bir gönül versin."




İstanbul Günlerinin Kısa Özeti

Balkon sefamızın tek karelik özeti :)


Sabah ezanı okunana kadar sohbet etmek, katıla katıla gülerken sessiz olmaya çalışmak ve daha çok gülmek...
Sohbet ederken arkadaşının kurduğu bir cümlenin konuşma içinde ne kadar alakasız kaldığını söylerken  aslında o cümlenin rüya görürken söylendiğini fark edip yine gülme krizine girmek...
Siparişlerin gelmesini beklerken lokantada sudokunda yeni stratejiler öğrenmek...
Yeni aldığın cicileri giyebilmek için terzi arayıp bulmak ve kendi ütünü yapıp terzi amcayla muhabbet ederken ısmarladığı kuşburnu çayını içmek...
Sevdiğin bir yazarın yeni çıkan kitabını basım tarihi bir ay geçmeden alabilmek ve tarihin altına nihayet "İstanbul" yazabilmek...
Eski dost nutella ve Türk kahvesini bilikte deneyip mükemmel "nutellalı kahve" tadına erişmek...
Çeyrek asır yaşamışken ilk defa çehiz niyetiyle bir şeyler almak ve bunun şaşkınlığını uzun süre yaşamak...
Sabaha kadar oturmaların sonucu ortaya çıkan abuk diyalogları facebook durum güncellemesi olarak paylaşıp yorumlarda aynı abukluklara devam etmek...
Kedilere karşı ilan edilen savaşın iyice kızışması ve intikam yeminleri etmek...
Üç aylık bir bebeğin bir çifti nasıl da bir "aile" haline getirdiğini duygulanarak izlemek ve o bebeğin kokusunu özlemek...
10 yıllık arkadaşınla buluşup lise anılarını yad etmek...
İstanbul'da az da olsa birlikte Ramazan geçireceğin için mutlu olmak...
Zamanın bazı şeyleri(dostluk gibi) hiç bir zaman değiştiremeyeceğini görmenin mutluluğunu yaşamak...

Tüm bunlar İstanbul'da geçirdiğim iki haftaya yakın sürede fark edebildiğim, gülümseten güzellikler.
Daim olsun inşallah :)




14 Temmuz 2012 Cumartesi

"İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar!"

Beste: Münir Nûrettin Selçuk   Güfte: Behçet Kemâl Çağlar  Makam: Nihâvend

İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar
Düşsün suya yer yer erisin eski zamanlar
Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan, ah Kalamış'tan.

6 ay sonra İstanbul' a kavuştuğum yolculuğun fotoğrafıdır :)


bulanık da olsa o anı hatırlttığı için özel bir fotoğraf.
Servisten indiğimde beni karşılayan ve ağlatan görüntü :)
(bulanık da olsa o anı hatırlttığı için özel bir fotoğraf)

İstanbul aşktır... İstanbul artık bir film benim için. Film izler gibi yaşıyorum her bir köşesini. Daha önce geçtiğim sokaklar, oturduğum banklar, su aldığım büfeler, sıraya girdiğim duraklar, beklediğim kırmızı ışıklar, çıktığım yokuşlar, geçtiğim turnikeler, bastığım akbiller, kaçırdığım tramvaylar, simit attığım martılar, çitlediğim çekirdekler, hepsi birer film karesi bana. Özellikle eskiden rutinim haline gelen görüntüler artık gözlerimi dolduran bir iç sızısı. Filmlerde kamera kahramanın gözünden sokaklarda ilerler ve birden siyah beyaz eski bi görüntü gelir ya ekrana, slow motion hareket eder kendi görüntüsü bi kaç saniye,işte tüm günüm böyle geçiyor artık İstanbul sokaklarında. O an kopuyor şerit, etrafımda neler olduğunu algılayamıyorum. O görüntüdeki an bazen gülümsetiyor beni bazen iç acıtıyor.  Bu yürek sızısı hep böye devam edecek mi, İstanbul a hasretlik hep bu kadar acıtacak mı bilmiyorum ama bu kadar yoğun bir özlem de en çok İstanbul'a yakışırdı diyip şükrediyorum. Allah bu şehirle imtihan etmesin beni, sevgimi, hayretimi azaltmasın. Burada aldığım her nefese şükretmeyi nasip etsin.

Bilgisayarım yanımda olmadığı için Facebook arşivinden daha önce çektiğim İstanbul fotoğraflarını paylaşıyorum:

İki Ramazan önc3 çekilen bir fotoğraf, arka planda Sultan Ahmet'in mahyası görünüyor :)
Çengelköy Çınaraltı'nda bir kahvaltıda çekilen serçeler :)
"Ey akşam vapuru sana mı kalır dünya?"
Ada vapurundan çekilen sevdiğim martı fotoğraflarından :) Bu fotoğrafa annemin eleştirisini de hâlâ unutamam: "Alttaki martının ayağı görünmüyor onun solundaki de yarım çıkmış!"

Ada vapurundan çekilmesi muhtemel bir martı daha :)
Haydarpaşa 
Galata Köprüsü 

9 Temmuz 2012 Pazartesi

PAZAR KEYFİ

Çınaraltı kedileri(pek birbirimizden hoşlanmasak da) :)
       
Sonunda aylardır hayalini kurduğum vuslat gerçekleşti ve İstanbul' kavuştum çok şükür (İstanbul'a olan hasretimle ilgili daha sonra yazacağım). Aslında hafta sonu yabancılara bırakalım dediğimiz mekanımız olan Çengelköy Çınaraltı'nı karşıdan bizi görmeye gelen arkadaşlarımızın isteği üzerine kahvaltı mekanı olarak belirledik. Çınaraltı çay bahçesi dışardan hr türlü yiyeceğin kabul edildiği ama içecek getirmenin yasak olduğu bir çay bahçesi. Genelde bu bilenler yanlarında ev yapımı böreklerle yiyeceklerle gelip boğaz manzarasının tadını çıkarırlar. Bizse Çengelköy Börekçisi klasiğini bozmadık ve bir kısmımız kahvatılık alırken, karışık böreklerimizi alıp sahile yakın bir masayı kaptık.(Pazar için mucizevi sayılabilecek bir eylem.) 


Kahvaltılıklarımız da geldiğin de aşağıdaki mükellef sofra kuruldu :) 



         Bu manzarayı o kadar özlemişim ki. Bir yıl önce haftada bir kaç kez Çınaraltına iner çayımızı içer boğaz manzarasında nefes alırdık. Adisyonda çarpılar uzaarr giderdi :) Dün de öyle oldu.

Masaya ilk oturduğumuzda ki durum.
Masadan kalkarken ki son durum buydu :)
         Masadaki cicilerin ayrıntılarıysa aşağıda :)

Manavdan alınıp, çay ocağında yıkanan domteslerimiz :)

Sol alttaki bal-kaymak kahvaltı mönümüze ilk defa eklendi :)


Vee meşhur Çengelköy hıyarı :)
Kahvaltıdan sonra kahvelerimizi Vaniköy'de içmeye karar verdik. Yol boyunca balık tutan denize giren, buldukları yeşillikte mangal yapan aileler vardı. İstanbul'un sıcağını unuttuğum için kahve içmektense en çok serinleten kurtarıcım ice-tea şeftali içmeyi tercih ettim :) Kahveden sonra "Eeee şimdi ne yapıyoruz?" sorusuna  "Sucuk alıp ekmek aralarımızı evde yapıp bi ormana yemeye gidelim" gibi bir fikir atıldı ortaya. Böylece tekrar düştük yola. Çengelköy - Üsküdar arasındaki o kısa yolculuğu kahkahalarla tamamlamamıza sebep olan o amcaya teşekkür etmek isterdim. Önümüzde üstü açık spor arabasında tekno müziklerke kafasını sallayarak bütün Üsküdar'ın ve bizim kahkaha atmamıza vesile oldu :) 
Ekmeklerimizi alıp Fethi Paşa Korusuna gittik.Sucuk bana dokunduğu için ben soğuk sandviç tercih ettim. Et söz konusu olunca biraz oyunbozan oluyorum. 


     Karnımızı da doyurunca bir kiloluk tadım çekirdeklerimizi çitleyip günü bitirdik. Bol kahkahalı bir pazardı hamd olsun.