ev halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ev halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2014 Pazartesi

BEN HER BAHAR AŞIK OLURUM


Geçen yıl 21 Mart'ta yazdıklarımı okudum az önce. "Sevdiğimle ayrı geçireceğimiz son bahar." demişim. Şimdiyse birlikte heyecanla beklediğimiz "ilk" baharımız kapıda. O kadar uzun zamandır bekliyorum ki bu baharı. Yıllardır ayrı geçirdiğimiz her baharda "Bir gün gelecek ve birlikte baharlar yaşayacağız" diye hayaller kurardım. Allah'a şükürler olsun ki o günler geldi. Beklediğimden, hayal ettiğimden de güzel geldi. Doğanın canlanışını aynı heyecanla izlemek, çıkacak olan meyveleri aynı sabırsızlıkla beklemek ne kadar da güzelmiş meğer. Baharı karşılarken bizim evin halleri şöyle:

Havanın kapalı olduğu hafta sonları evde doğa sevgimizi Serdar Kılıç'ın Doğada Tek Başına-Dağ Evi programının tekrarlarını izlemekle geçiriyoruz mesela. Kısıtlı imkanlarla yaparak yediği yemeklere ağzımız sulanarak bakıyoruz ve köy ziyaretlerimizden birinde yapmaya karar veriyoruz. Soğanda yumurta tarifi yakında...

Geçen yıl Rize'den getirdiğim, çehizimin bir parçası olan nadide çiçeğimizin büyümesini heyecanla takip ediyoruz. Çiçeğimizin adını bilmediğimizden ve aynı çiçeği bir tek Batum'da gördüğümden Batum Çiçeği dediğimiz bu narin mor çiçek bize yaşama sevinci veriyor. Gün ışığında yapraklarını açan geceyse şemsiye gibi kapanan "Batum Çiçeği" bugünlerde inanılmaz bir hızla çoğalıyor. Her akşam berjeri çiçeğin olduğu tarafa çeviren eşim tek tek çıkan tomurcukları sayıyor ve bana gösteriyor. Her nasılsa hep benden daha fazla tomurcuk buluyor. (Kendisinin ziraat mühendisi olmasıyla ilgili midir bilemiyorum :) ) Evlendiğimizden beri hep aynı sayıda yaprağı ve çiçeği varken son bir ayda iki katı kadar yaprak çıkararak sevindiriyor.


Saksı için üzgünüm ama nisanda değişecek.
Bu baharı da bir Sezen şarkısıyla karşılıyorum "Ben her bahar aşık olurum".
Birlikte nice baharlara...


19 Kasım 2013 Salı

Evlilik Sonrası İç Dökme



         

            Hayatımın en önemli değişikliğini yaşadığım son bir yılın en güzel 4 buçuk ayını geride bıraktım. 4 buçuk aydır kabul olan duamı yaşıyorum şükürler olsun. Evlilikten bahsediyorum. Hani lise yıllarında kesinlikle ilerde böyle bir şey yaşamaya karşı olan, evlenenlere kınayan tavırlarla bakan , ucundan feminist kız vardı ya, işte o evlendi. O yıllarda evlilikle ilgili kalıplaşmış ne çok düşüncem olduğunu gördükçe buna sebep olan etmenleri de düşünmeden edemiyorum. Tipik Türk aile yapısının bir örneği olan ailem ve çevremde gördüğüm aileler ben de hep "olması gerektiği için yapılan evlilik" izlenimi oluştururdu. Bu yüzden "Evlenmek zorunda değilim, kendi ayaklarımın üzerinde durabilirim!" der, "İlerde fikrin değişir!" diyenlere de çok sert çıkardım. Yıllar geçti ve kendimi hayırlı bir evlilik yapmak için dua ederken buldum. Kalbe doğan bir his, "eksikliği başlarda inkar edilen ama doldurduğu yeri fark ettiğinde bir ömür onunla yaşamalıyım" dedirten bir duygu yoğunluğu. Bu duygu elbette evlilikle taçlanmalıydı. Bekleyişler,gözyaşları ve hep bir ağızdan edilen dualar sonucunda dünya evi denen şeye giriverdim.


              Peki evlendim de ne oldu? Evlilikle ilgili ne olumlu ne olumsuz bir şey söylemeyi doğru bulmuyorum. Çünkü herkes kendi yaşadıklarını, kişilik bunalımlarını, ya da aile içi ilişkilerini evlilik genellemesi halinde anlatıp, henüz aklında böyle bir düşünce olmayanları bile baştan soğutuyor bu güzel nimetten. Diğer taraftan "mutlu evlilik" yaşayanlarsa beklentilerin yükselmesine ve hayali bir hayat vaadine sebep oluyor. Yaşanılan olumsuz şeylerin sebebinin evlilik mi yoksa insanlar ve kendi tutumumuz mu olduğuna karar verip öyle konuşmak gerekiyor diye düşünüyorum. Her insan farklıdır, dolayısıyla her evlilik ve ilişki de , sorunlara çözümler de farklı olacaktır.


              Gelelim kendi sorunlarıma ya da dert ettiğim şeylere. Evlenmeden önce kendimle ilgili ne kadar büyük beklentilerimin olduğunu fark ettim bu süreçte. Tamam bekarken (ve hayatımın tamamında) dağınıktım, düzensizdim ve dalgındım. Ama bunlar evlendikten sonra değişecekti çünkü "mükemmel bir eş" olacaktım. Evim her daim temiz ve düzenli. Mutfağım her gün güzel sofralarda güzel yemeklerin yendiği bir yer olacaktı. Bütün hobilerime vakit ayırabilecek. Arkadaşlarıma kanaviçe hediyeler yapacak, ufak sürprizlerle kimseyi ihmal etmeyecektim. Haftada bir kitap okuyacak, düğünümden itibaren yaşadıklarımızı, bütün ilklerimizi günlüğüme yazacaktım. Bunların tamamını yaparken öğrencilerimi de ihmal etmeyecek ve "mükemmel öğretmen" olabilmek için azami gayret gösterecektim. Peki bunların hangisini tam anlamıyla yapabildim, sanırım hiç birini. Her şeyi yapmaya çalıştıkça hiç bir şeyin hakkını veremediğimi görmek benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Eşim (Allah ondan razı olsun), bunun zamanla olacağını , kendimi bu konuda üzmemem gerektiğini ne kadar söylese de hiç içim rahat olmadı. Yapmam gereken işleri ne bir an önce yapıp bitirdim ne de onları aklımdan çıkarabildim. Bulaşık makinesi boşaltırken, yığılan ütüler, çamaşır atarken, balkonun dağınıklığını, tv izlerken, bir sonraki günün dersine hazırlanmam gerektiği düşünceleri kafamda dolandı durdu. Dolayısıyla yaptığım hiç bir işe kafamı veremedim ve her şey yarım kaldı. Bu durum da ben de "yetememe, yetişememe" duygusu olarak kabuklaştı. Benimle çok yakın zamanlarda evlenen yakın dostlarımla da aynı şikayetlerden muzdarip olduğumuzu gördük. Artık bu durumu kabullenme sürecine giriyorum sanırım. Hiç bir zaman(ev hanımı bile olsam) annem gibi olamayacağımı, her işi dört dörtlük yapamayacağımı, önemli olan eşimle huzurlu ve kaliteli zaman geçirmek olduğunu düşünüyorum. Bu konuda gerçekten benim yaşadığım süreci yaşayan ve sonrasında iç huzuruna ulaşmış birileri varsa onlardan tavsiyeler bekliyorum. Allah sağlığımızla, ailemizle, dostlarımızla imtihan etmesin. Gerisini hallederiz inşallah.
         

2 Haziran 2013 Pazar

Dedemin İnsanları Filminin Hissettirdikleri



Bu yazı bir film eleştirisi değil çünkü bir filmi eleştirebilecek teknik ve estetik bilgi donanımına sahip olduğumu düşünmüyorum. Fakat kalbime dokunan ne varsa biriktirmek unutmamak için yazıp paylaşıyorum. Dedemin İnsanları bir Çağan Irmak filmi. 2011 Kasım ayında vizyona girmiş. Ben daha önce Babam ve Oğlum'da yaptığım gibi evde ve yalnızken izlemeyi tercih etmiştim bundan 6 ay kadar önce ama daha 1 buçuk dk oldu ki devam edemeyeceğimi anlayıp bıraktım. "Seni çok özlüyorum! Neredesin dede?" demişti torun ve kalbimin derinlerinde ki kabuğu kaldırmıştı. Yokluğunda 10 yılı devirmişken dedemi ne kadar özlediğimi fark etmiştim ve her halimi bilen, en gizli yaralarıma merhem olan biriyle izlemek üzere rafa kaldırılmıştı. O gün geldi ve filmi yalnız izlemekten vazgeçerek ne kadar isabetli bir karar verdiğimi anladım.
       
Filmin bir yerine kadar bastırdığım göz yaşlarım en sonunda uzun bir ağlama nöbeti olarak patladı. Dedemi kaybettiğimde hissettiklerim, çocukluğum masumiyetine özlem, dedemin bu evliliğe giden bu en önemli sürecimde yanımda olamayışı, ona layık olamadığım düşüncesi... hepsi vardı bu gözyaşlarının içinde. Dedem başarısız bir baba ama mükemmel bir dedeydi, çoğu dede gibi. Belki de kendi çocuklarına gösteremediği ilgiyi sevgiyi bize gösterdi, geçmişin telafisini bizde yaptı. İki torununun da kahramanı oldu. Bugün iyi bir şeyler yapıyorsak haspelkader dedemin attığı temeller üzerinedir. Bize öğrettiği her şey için, en çok da kalbimizi her varlığa karşı sevgiyle doldurmayı öğrettiği için ona minnettarım. Allah'ın rahmeti üzerine olsun.
           

13 Kasım 2012 Salı

KANAVİÇE AŞKI




Bir süredir devam eden kanaviçe aşkım uzun kış gecelerinin gelmesiyle birlikte doruk noktalara ulaşmış durumda. Yukarıdaki resimdeki kızı çok yakın hissettim kendime bu yüzden. Yapmak istediğim tonlarca motif var ama zamanım yok maalesef. Çalışan hanımların akşam saatlerine sıkıştırmak zorunda oldukları bir sürü iş varken el işi yapabilmeleri büyük bir lüks gibi. Bense bir kere oturunca tekrar kalkmak bilmiyorum. Tabi böyle olunca yapılması gereken işler, bir gün sonrası hazırlıklar hep geç saatlere kalıyor ve gece yatarken telefonun çalar saatin çalmasına ne kadar zaman kaldığını gösterdiği an yaşadığım pişmanlıkla, yeminler ediyorum; "Taman yarın gece söz erken yatacağım kendime söz veriyorum!" şeklinde :)Bu sözlerin biri tutulursa biri tutulmuyor yine. Bir akşam sonra yine elimde kanaviçelerle saatlerin nasıl geçtiğini anlamadan, bir şekilde kalıyorum koltukta.

Peki ne işliyorum bu kadar hevesle? Aslında bir çok şek ama bazen de hiç bir şey :) Çünkü bir çırpıda bitirilebilecek şablonlar bulup işliyorum. Bu küçük işlemeleriyse nasıl değerlendireceğimi pek düşünmüyorum şimdilik. Kumaşım örnek kumaşı gibi oldu her köşesinde ayrı bir desen :) Ama bir amaç doğrultusunda işlediklerim de var tabi. Meselâ aşağıdaki harf gibi. Bu harf işleme işini tarihi belli olmayan ama önümüzdeki yaz olmasını umut ettiğim kına gecemde yakın arkadaşlarıma hediye edeceğim lavanta keseleri için işliyorum. Bir adet P, 2 adet B işlendi bile :) Yaklaşık 15-20 adet yapılacak tahminlerime göre. Ben o yüzden şimdiden hafif hafif başlayayım dedim.


İşlediklerimin içinde en keyifli işlediğim ise tamamen bana hitap etmek için çıkardıklarını düşündüğüm bir marka olan Cath Kidston un (nam-ı diğer CK nın) şablonundan yaptığım bu gül oldu. Çok kısa sürede ve çok keyifli yapılıyor gerçekten. Bu gülü de nasıl değerlendireceğimi bilmiyorum henüz, yeri geldiğinde içime sineceği şekliyle evimde olsun istiyorum, sizden de öneriler alabilirim tabi :)



Aşağıda ise yine lavanta kesesi olabileceğini düşündüğüm bir kaç kelebek var. Bakalım kendi evime mi arkadaşlarımın evine mi konacaklar göreceğiz artık.




24 Ekim 2012 Çarşamba

DOSTUN NİŞANI


Bir önceki postta bahsettiğim hayırlı iş yani S'nin nişanı çok şükür gerçekleşti. Konya tren garında onla kucaklaşana dek inanamıyordum gidebileceğime. Çok güzel geçti her şey. Tam da istediğimiz gibi aile arasında sıcak samimi bir ortamda kesildi yüzükler. Bizim birlikte olduğumuz yerden kahkaha eksik olur mu? Tabi ki olmadı ve çoğu zaman ağır misafirlerden çekinip kahkahalarımızı içimize attık :) Konya'da nişandan önce misafirlere sütlü kahve ikram etmek gibi bir gelenek varmış. Kocaman tencerelerde sütlü kahve yaptık. Yaparken ben "Vayy bee ben yapıyorum sütlü kahveyi, ne kadar büyüdük!" diye söylenip durdum. Yüzükler kesildikten sonra bizim S'nin odasında onunla beraber geyik yapıp abuk subuk fotoğraf çekmemiz ise ayrı bir olaydı. Misafirler o arada gelin nerede acaba diye düşündüler mi hiç bir fikrim yok, çünkü biz nişan kurdelesini mikroskobik parçalara ayırmayı ve tok karnına günde 3 tane yemeyi telkin ediyorduk birbirimize :) Görüldüğü üzre kurdele mikroskobik parçalara ayrılıyor burada...

S(gelin) daha mantıklı boyutlarda kesiyor kurdeleyi :)

Yine bir önceki postumda bahsettiğim hediyeyi verdiğimde çok mutlu oldu S. Tabi o mutlu olunca ben de mutlu oldum. Aile renkli kişiliklere sahip, onlardan biri de S'nin teyzesi. Hediyemi gördüğündeki tepkisi:"Gebermiyesiiceeee! Nasıl yaptın bunu!" oldu :)


Bu panonun detaylarına gelirsek. Ayşe'nin bebeği için yaptığım panodan sonra aklımda bu nişan için de bir şeyler yapmak vardı.   S "Biz d isteriz öyle şeyler!"deyince iyice karar verdim. Yabancıların cross stitch dedikleri bizde kanaviçe, etamin ya da çarpı işi diye adlandırılan nakış tekniğiyle yapıldı. Baş harflerinin şablonunu buldum önce. Böyle bir gün için uygun bir yazı karakteri oldu bence. Çiçek desenlerini ise Kanaviçe Motif Serisi kitabının birinci kitAbı olan Bahçe ve Çiçekler kitabından bulup uyguladım. En sona ise evlenme teklifi edilen tarih ve tek taş motifi kaldı. Çerçeveyi hazır bulacağımı hiç düşünmezken bu çerçeveyi gördüm ve tam onluk dedim. Çok şükür, çok beğendi S hediyesini. Allah huzurlu günlerde kullanmayı nasip etsin.

10 Ekim 2012 Çarşamba

Omzumun Üstünde Bir Gökkuşağı Var



Bir önceki postta bahsettiğim Rize yağmurları başladı. Hatta dün sabah evden çıktığımda tepemden yağmur değil de sürahiyle su boşalıyor sandım. O kadar çok ıslandım ki ıslanan ayakkabılarım akşama kadar kurumadı ve "ucube" dediğim yağmur botlarından almaya "vırç..vırç..vırç" diye ses çıkaran ayakkabılarla tüm gün gezince karar verdim. Akşamında gidip biraz daha giyilebilir bir şey buldum da aldım artık Rize yağmurları beni pes ettiremez :)

Bu akşamsa gurbette bana ablalık yapan Sevgili Dilek Hocamın telefonuyla mutlu oldum önce.
"Burada öyle bir gök kuşağı çıktı ki hemen aklıma sen geldin, görmelisin atla gel sen gelene kadar kaybolmaz belki!" dedi. Gideceğim mesafe 15km civarında. Gök kuşağı gördüğünde aklına geldiğim insanların varlığı çok çok mutlu etti beni." Kısa zamanda tanımışlar beni demek ki, ne şanslıyım!" diye düşündüm. Sonra telefonu kapatıp camdan baktığımdaysa mutluluğum katlandı yukarıdaki görüntüyle. Gök kuşağı görmeyeli o kadar çok olmuş ki hatırlamıyorum bile en son ne zaman gördüğümü. Ama bu kadar net ve ikili olması da ayrı bir güzeldi.

Aynı gün içinde hem hüznü hem mutluluğu yaşadım. Son 2 haftada yaşadıklarımızla "Ne kadar büyüdük!" konuşu sohbetler yaptık . Kardeşim dediğim dostlarımın yeni bir hayata adım atma heyecanlarını, birinin anne olmasını hep bu 2 haftada yaşadım. Kendimle ilgili plan yapmamaya ve tamamen teslimiyet içinde olmaya kadar vermişken, çıkan bir gök kuşağının hâla beni mutlu etmeye yettiğini görüp, içimdeki çocuğun ölmemiş olmasına sevindim.

Ve bu postu yazarken kulağımda Çengelköy' de ki evimizde gramofonda dinleyebildiğimiz tek şarkı olan THERE'S A RAİNBOW ROUND MY SHOULDER ı dinleyip hüzünleniyorum...

20 Eylül 2012 Perşembe

BUGÜNLERDE BEN

Ev hallerim


Bugünlerde ben;
  • evde vakit geçirmenin keyfine varıyor
  • çiçeklerimle "Kızzlaarr!" diyerek konuşarak onları seviyor
  • yataktan kafamı kaldırıp denizin rengine bakarak güne başlıyor
  • yemek yapıyor ve yemek yiyor
  • Palamut mevsimini değerlendiriyor
  • bol bol çay içiyor
  • eski Türk filmlerini özellikle de Ertem Eğilmez filmlerini izliyor
  • Gülen Gözler filminin son sahnesinde(yukarıdaki sahne) herkes gülüyorken, ağlıyor
  • çarpı işinden Ayşemin doğacak olan bebişine pano işliyor ve diğer taraftan film izliyor
  • Karadeniz Sahil yolunda seyir halindeyken bağıra bağıra şarkı söylüyor
  • çocukların başını daha çok okşuyor ve yanaklarını daha çok sıkıyor 
  • Ve her günüme şükrediyorum.

31 Ağustos 2012 Cuma

BİR PUZZLE DAHA BİTTİ

Uzun zamandır pek tadım olmadığı için yazma isteğim de yoktu. Kronik faenjitim yine akut atak devresine geçti ve boğazımdaki iltihap ses tellerinde ödem oluşumuna sebep verdi. Bu da sesimin tamamn kısılmasıyla sonuçlandı. Akşam üzeri biraz çıkmaya başlasa da gün içinde fısıltı şeklinde konuşmaktan, sesimi duyurmaya çalışmaktan, bağırmama rağmen kimsenin bakmamasından, elimi şıklatarak iletişim kurmaya çalışmaktan ibaretti bir kaç gün. Şimdi antibiyotikle geri geldi şükür.

Bayramdan sonra Rize de bir kaç ay önce başladığım ve bir türlü ilerletemediğim puzzle ı annemin yemek masasına açmaya karar verdim. Öncelikle puzzle halısı denen mucizevi şeyle tanışmamış olsaydım ne yapardım bilmiyorum. Rize'den Kastamonu'ya tek bir parçası kaybolmadan ve yarım kalan yerler hiç bozulmadan taşımamı sağladı bu halı.

Puzzle çok zevkli bir uğraş benim için. Böyle küçük parçalı ayrıntılı şeyler yapmayı çocukluğumdan beri çok severim. 7.sınıfta Ev Ekonomisi dersinde kırkyama tekniğiyle yastık yapıyorduk tabi ben yastıkla yetinmeyip bebek yorganı ve yastığı yaptım. Arkadaşlarım 4 kare parçasını dikip notlarını aldılar bense küçük küçük üçgenleri kareleri yapmak için haftalarca makine sallamıştım :))
Herneyse işte böyle bir küçük ıncık cıncık diye tabir edilen şeylerle uğraşma merakım var. Onları yaparken başka hiç birşey düşünemeyip sadece yaptığım şeye konsantre oluyorum ya, başka bi evrene geçmişim gibi bir rahatlama oluyor. Puzzle da bu ihtiyacımı gideren bir hobi.

Bu puzzle ı bilinen alışveriş sitelerinden birinden almıştım ama hangisi hatırlamıyorum. Resmi gördüğümde gözlerime inanamadım. Çünkü uzun zamandır facebook kapak fotoğrafımı süsleyen ve çok sevdiğim bir resmin puzzle halini bulmak süper oldu.

Şimdi yazacaklarım biraz da YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN PUZZLE tadında olacak. Yapmak isteyenlere bir kaç tavsiye de diyebiliriz.

Puzzle Anatolian marka 1000 parçalık. Müfide Kadri'nin Kırda Kadınlar tablosu. Bu seri Osmanlı Dönem Ressamları diye geçiyor. Daha önce bu marka yapmamıştım Ravensburger markasından çok memnun kalmıştım ama Anatolian için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. En önemli sıkıntısı bir parçanın bir kaç yere neredeyse cuk diye oturuyor olmasıydı ki bu puzzle için çok büyük bir dezavantaj. Ben sonlara doğru kafayı yememek için baya çaba sarf ettim bu yüzden. Özellikle bir kaç kişi birlikte yaptıksanız yanlış olan parçayı bulmak da çok zor oluyor. Ama Ravensburger yaparken hiç böyle bir problem yaşamamıştım. Eğer bir parça bir yere oturuyorsa o kesin oranındır. Bunun için geliştirdiğim bir taktikse emin olamadığım iki parçayı söküp tersinden ışık geçirip geçirmediğine bakmak oldu. Çünkü kesim itibariyle iki parça arasında hiç boşluk olmaması gerekir.

Ravensburger marka eski puzzle, sol altta ananem ve annemin elleri var :)

Eğer daha önce hiç bulaşmamışsanız bence 500 parça olanlardan başlamak daha mantıklı. Çünkü sanıldığı aksine 1000 parça puzzle 500lüğün 2 katı zorlukta değil 4 katı zorlukta. Ben henüz 2000 liğe cesaret edemiyorum mesela :)

Puzzle kutusu açıldığında ilk yapılması gereken şey ayrıştırma işlemi. Kenarlardan başlayarak, birbirine yakın renkleri ve desenleri ayırırsanız işiniz kolaylaşacak yoksa 1000 parçanın içinde kaybolmak kaçınılmaz.

Rize'de puzzle a başladığım ilk gün.
Seçilen tablo da çok önemli. Benim gibi resim seçerseniz renk geçişleri çok yumuşak olduğu için zorlanabilirsiniz. Ama keskin renk geçişleri ve bol deseni olan bir fotoğraf çok daha kolay yapılır. Mesela kocaman çlün ordasında deve sürüsü fotoğrafı da hayata küsmeye neden olabilir ya da kocaman bir deniz ve küçük bir sandal :)

Puzzle halısı da mutlaka edinilmesi gereken bir şeymiş. Daha önce yine annemin masasını işgal etmiştim ama o hafta hiç miafir gelmediği için sorunsuz atlatmıştık. Şimdi halı olduğu için plastik borusuyla rulo yapıp kaldırabildim ve bozulmadan tekrar açtım. Halımsa çok güzel bir marka, aldıktan sonra farkettim adını. Heidi Puzzle Halısı :)

Puzzle ı açmamla beraber bizim evdeki puzzle ekibi işe koyuldu. Ananem, annem ve ben :) Aşağıda ilk açtığım hali görünüyor. Ananem de parçaların tersini çeviriyor pirinç ayıklar gibi :)

Ananem iş başında :) Kastamonu'ya getirdiğimde bu haldeydi.
Annem ve ananem aslında "bitirelim de masadan kalksın!" diye oturduklarını iddia etseler de biliyorum ki acayip zevk alıyorlar. Herkes içinden bişiler mırıldanıyor, bazen şarkı oluyor bu bazen dua. Genelde şöyle cümleler kuruluyor "Bu şuranın mı? yok değilmiş", "Anane zorlama oranın değil o rengi uymuyo bi kere!", "Gözüm de seçmiyor." Biz beraber çok eğleniyoruz bu yüzden. Gece uyku saatleri geçmesine rağmen kaldıramıyorum başından. Hele ananemin bir kaç ay önce dizinden total protez ameliyatı geçirdiğini düşününce iyice kızıyorum "Yeter artık!" diye.

Annemin elleri
Annemse kendi kendine konuşarak saatler geçirebiliyor başında. Zaten beni sık sık şaşırtan bir anne olduğu için artık puzzle yapmasını çok doğal karşılar oldum. Küçüklüğümüzde tetrisimiz vardı hani herkesin bildiği sağ tarafında büyük bir tuş,sol tarafında 4 tane yön tuşu olanlardan. O zamanlar da annem tetrise sarmış abimle bana oynattırmamaya başlamıştı. Bir gece saatlerce oynadığı için sabah kolları tetris oynama pozisyonunda tutulmuş olarak kalmış ve "Gözümün önünde olunca duramıyorum." deyip kaldırmıştı tetrisi. Tabi biz de oynayamamıştık. Puzzle yaparken de o tetris oynayan kadın çıkıyor içinden :)



Puzzle bittikten sonra maalesef her şey bitmiş olmuyor. Puzzle yapıştırıcısı kullandım ama çok beceremedim sanırım, istediğim gibi olmadı. En sağlamı tersinden koli bantıyla kaplamak bence, ya da yapışkanlı asetat gibi bişey de olabilir. Daha sonra da çerçeveciye gitmek ya da o güne kadar gazetelere sarıp yatak altına götürülmek üzere kaldırılacak.

Puzzle yapıltırıcısı

Bitmeden önceki son hâli
Vee bitti...

17 Ağustos 2012 Cuma

EN ESKİ ÇOCUKLUK ANISI-MİM


Artık Merhaba dediğime göre mim yazma zamanım gelmiş bile :)
Deeptone bana bir mim yolladı, ben de biraz gevezelik ettim işte.


Aslında hatırladığım en eskisi hangisi bilmiyorum yani zaman sıralaması yok nedense. Bir de aileden de kimse ne zaman olduklarını hatırlamıyor çok bireysel mutluluklar yaşamışım demek ki J

Sağdaki ödlek ben oluyorum :)


Fotoğraf olduğu için diyebilirim ki şu an aklıma gelen hatıralarda en küçük olduğum, amcamın hacdan geldiği ve Suudların giydiği o kostümden giyip yukarıdaki fotoğrafı çektirdiğimiz günün izleri. Amcam genç yaşta hacı olmuş bir de simsiyah sakal bırakmış. Fotoğraftan anlaşılmasa da suratımda ağlaması yeni bitmiş bir çocuğun korkak ifadesi var. Amcamın o halinden kokmuşum. Hatırladığım kısmıysa tabi ki gelen oyuncaklar.Abime yeşil bir bisiklet(tabi ki daha sonra benim oldu), bana ve 9 ay büyük kuzenime yürüyen bebek getirmişti. Orta sehpamızın(bu sehpayla ilgili de yazmam lazım J) üzerinde yürütmüş sonra da “bozulur, çok oynamayalım” deyip kutularına geri koymuştuk. Ne kadar da oyuncak kıymeti bilen çocuklardık. Sonra tabi ki bozuldu ve yürümez oldu. Pembe bir elbisesi ve sarı saçları vardı. Yıllarca oturma odamızın vitrininin sağ tarafında (oyuncaklarıma ait olan kısım) durdu. Şimdi de kesin poşetlenmiş bir yerlerde kolilerin içindedir.

 Orta sehpası olayı var bir de. Uzun ahşap bir orta sehpamız vardı ki hâlâ var yazlıkta duruyor. O zamanlar bana çok uzun ve büyük gelirdi bu sehpa. Annemin olmadığı zamanlarda abimle ilk işimiz bu sehpanın bir tarafını çekyata dayayıp kaydırak yapmak olurduJ indiğimi yere de çekyattan minder koyar baş aşağı kayardık J o kayma anı o kadar uzun gelirdi ki, şimdi o sehpaya bakıp hayret ediyorum bacak boyum kadar bu sehpa bizi ne kadar da eğlendirmiş. Bir de altına yatıp resim yapardım. Yazlığa gittiğimde aklıma geldi çevirdim altını, karalamışım, ev yapmışım J İnsanın kendi çocukluğuna dokunması gibi bir şey böyle durumlar.

İlkokula başlayana kadar amcamlarla altlı üstlü oturuyorduk. Çocukluk hatıralarımın çoğu da o evde geçiyor zaten. Yengemin kırmızı kadife bir çekyatı vardı. Kaplamanın çiçek desenleri vardı kabartma şeklinde. Benim tutkumsa bu çekyatın dokumasını yolmak/sökmekti J Bir de anlaşılmasın diye çiçeklerin ortalarından başlamıştım J Daha sonra kendime hakim olamayarak boyutları genişletmişim ki bir yetişkin avucu kadar yeri sökmüşüm J Kaplattırmak zorunda kalmışladı, ama ilginçtir kimse kızmamıştı J

Abim beni öpüyor :)


Böyle başlayınca zincirleme geliyor insanın aklına hatıralarJ Yine eski mahallemizdeyiz. Abimler arkadaşlarıyla maç yapıyorlar. Ben de abimin rakip takımının kalesinin arkasında merdivenlerde bebeğimle oynuyorum. Bir ara kafamı kaldırıyorum, abim şut çekiyor… Ve gooolllll, benim tepemde yıldızlar dönerken burnumdan oluk gibi kan akıyor J Abim beni kucağına alıp eve götürüyor, yengem feyat figan “ne yaptın çocuğa” diye abime kızıyor abim zaten korkudan ölecek J.  O günün hatırası olarak (annemin iddiası bu yönde) burnumda ufak bir kemik çıkıntısı taşıyorum ve bu yıl içinde ameliyat olabilirim J
Aslında çok fazla şey var ama hepsini bu posta sıkıştırmayım. Dedemin de baş rol oynadığı hatıralar var ki gerçekten yazmakla bitmez. Onları başka bir başlıkta anatayım. Şimdiyse son hatıra, 6 yaşımdaki nakış yapma hevesimi anlatmak istiyorum.



Dediğim gibi amcamlarla aynı binada oturuyorduk ve alt kat dükkan şeklinde yapılmış ama yengem yarafından nakış kursu olarak kullanılıyordu. Yengemin bu konuda formal bir eğitimi olmamasına rağmen. Bu şekilde evinin altında nakış öğrenmek isteyen kızlara kurs verirdi. Makinesini alan gelir çehizine bir şeyler yapar sonra da evlenirdi. Hatta “Esra Erol misyonu” taşıdığını düşünüyorum yengemin kurstaJ. Çünkü sürekli bazı kadınlar iş yaptırmak bahanesiyle gelir etrafa bakınırlardı. O kadınlar geldiğinde ablalarda(yaş 16-17) ayrı bir telaş bir hürmet olurdu ben anlam veremezdim tabi J Her neyse işte ben bu kursta geçirirdim vaktimin bir kısmını da. Pijamalarımla bile iner dolaşırdım aralarında. Ablalar beni severler makinelerine oturturlardı ben de izlerdim hep bütün aşamalarını. Bir gün annem yine evde yok ve evde yalnızım.(Bu kadar çok evde yalnız olmamın sebebini anneme şimdi sorduğumda bir cevap veremiyor ama çoğunlukla” sen uyurken 5dklığına yengene çıkmışmışımdır” deyip çıkıyor işin içindenJ ) Yapacak bir şeyler arıyorum ki gözüme annemin açık olan nakış makinası takıldı. O dönem öğrenmek için o da evde başlamıştı ufaktan. Dolaplardan bir kumaş parçası buldum. Deseni bile hatırımda. Sanırım abimin nevresimin artanıydı. Yeşilli üzerinde arabalar olan bir kumaştı. Kasnak buldum dizimle kumaşı kasnağa yerleştirip gerdirdim gücüm yettiği kadar. Çok heyecanlıydım. Sonra oturdum makinaya “çin iğnesi” denen teknikle ileri geri kasnak oynatarak şekillerin içini doldurmaya çalıştım. Sonrasında sıkılmış olmalıyım ki kasnağı makinada unutup kalmışım başından. Annem yanına çağırdı “bunu sen mi yaptın?”diye. Biraz korkak evet dedim ama hem de özür diliyorum. Bi daha yap bakıyım görüyüm ben kızmayacağım dedi. Oturdum yaptım. O kadar net ki, annnem kapıya çıkıp yengemi çağırmıştı “Çabuk gelll” diye. Yengem de geldğinde baya şaşırdılar bu duruma. Ama ben yıllardır izlemekten öğrenmişim zaten sadece pratiğe dökmek kalmış J Yengem “madem yapabiliyor basit bi desen buluyum ben ona da işlesin” dedi J Beyaz bir kumaşa gerçek nakış işimi yaptım yaklaşık bir metre filan bi kaç renkli bişeydi. O bittikten sonra abimin ilkokul önlüğünün kumaşına kırlent deseni çizdiler. Yengem renkleri karıştırmamam için bira başlayıp bana bırakıyordu.  O kadar hevesliydim ki sabahın köründe buz gibi evde uyanır makinenin başına geçerdim. Sandayyenin ucuna otururdum ayaklarım pedala erişmediği için J Abim de aynı odada uyuduğu için sinir olurdu bana J Kırlent bitti, babam altına yazalım “…6 YAŞINDA İŞLEDİ” diye dedi. Adımı yazmayı biliyorum ben yazacağım diye ağlamıştım ama annem izin vermemişti. Makine dikişiyle yazmıştı bu yazıyı J O dönemden sonra kursta yeni gelen kızları gıcık etmek için eskiler beni oturturlardı makinesine. Ben yapmaya başlayınca da zorlanan kızlar hepten sinir olur ağlarlardı. Peki benim nakış maceram ne oldu. 6 yaşımda hızlı başladı çabuk bitti J O kırlent tek eserim olarak duruyor işte J

6 Ağustos 2012 Pazartesi

FOTOĞRAFTI, RESİM OLDU

Sahuru beklerken...

Bir önceki postta bahsttiğim üzere, evde yapılan atık temizleme sırasında abimin üniversitede seçmeli resim dersi için aldığı boyalar geçti elime. Kendisi ortalamasını yükseltir diyerek seçtiği dersten en sonunda nette i resimlerden esinlenerek(!) geçip AA düşüren resim yeteneğinden yoksun biri. Ben de "Allah senden esirgemiş bana vermiş."diyerek dayga geçiyorum çizimleriyle. İlk okulda bile onun resim sözlüsü olduğunda harıl harıl resimlerini yapardım.Hal böyleyken eskilerden kalma resim yapma sevgim depreşti. Boya gördüğümde nedense dayanamıyorum, bir de resim yapan birlerini görünce :)

Sahuru beklerken bakmadan resim çizmek zor geldi, gazetede esinlenebileceğim bişiler ararken aklıma kendi çektiğim fotoğraflar geldi. Martılara da ayrıntı çok yok diye hemen karar verdim ama ayrıntı olmaması da zormuş. Tabanının okulöncesi seviyesinde boyanması kötü oldu, sadece yağlı pastelde açık mavi vardı çükü.


5 Ağustos 2012 Pazar

Çöp Ev Olmaya Doğru... :)

Bugün annemin "Kullanmadığın eşyalarını temizleyelim!" diyerek uyandırmasıyla güne başladım. Maalesef (hastalık boyutuna varmasa da) eşya biriktirme gibi kötü bir alışkanlığım var. Çocukluğumdan beri bunun önüne geçemiyoruz, yaşlandığımda koca bir daireyi "hatırası var" diyerek atamadığım tonla eşya doldurabilir böyle devam edersem. Burcumun(yay) da bir özelliği olan biriktirme alışkanlığı gerçekten kontrol edilmesi gereken bir şeymiş :) Ama kıtlığı görmüş bir neslin yetiştirdiği ebeveynlerin çocukları olmamızın da etkisi vardır bunda. Annem küçülen sabunları atmayıp biriktirir sonra da dikiş diken birilerine verir ve kendisi de dikiş dikerken işaretlemek için kullanır mesela. Ya da düğme kutusu vardır hepimizin annelerinin, bizim neslin bunları devam ettireceğini hiç sanmıyorum. Biz tüketmeye, yeni modelleri takip edip eskiyenleri(!) hemen atmaya alıştırılan bir nesiliz maalesef. Yine de her şeyde olduğu gibi israfa kaçmamak adına evi çöp eve çevirmenin de alemi yok benim gibi :)

Son sekiz yılda 6 farklı yerde yaşamama rağmen, onca eşyayı her taşınma da temizleyip atmama rağmen bugün yine kendimi bile şaşırtan bir anı koleksiyonuna sahip olduğumu gördüm :)

Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle bir liste yapsam neler var "kıyamadıklarım" ın arasında?
- ilkokulda babamın şehir dışından gelirken aldığı tokalar
-12.doğum güğümde kuzenimin hediye ettiği, benim de altına bu notu düştüğüm biblo.
- Üniversite ders notları, ki bunlar bir koliydi birden üçe kadar neredeyse hepsini saklamışım. En çok bunlara bakarken içim sızladı. Hele özenerek yazılmış vize-final hazırlık notlarını görünce yurt çalışma odasında sabahladığım günleri, elimizde bilgisayarla nereye gitsek açıp ödev yapmamızı, okula, hocalara, derslere olan nefretimizi hatırladım. Hala da kızgınlığım ufacık bile olsa azalmadı en güzel zamanlarımızı çaldılar bomboş işlerle.
- Para atıp kancayla oyuncak alınan makineden ilk ve son defa alabildiğim ayıcık :)
- Sanal bebeğim (ki bunu aldırmak için gerçekten savaş vermiştim, saatini ayarlayamadığım için gece kalkıp altını temizliyordum, ne günlerdi : )
- En ilginç olanlardan biri, lise sonda ÖSS ye hazırlanmanın etkisiyle zaten var olan kişisel gelişim merakım hat safhaya ulaşmıştı ve ben odamın duvarlarını başarıyla ilgili çeşitli yazılarla doldurmuştum. Tek cümlelik başarı sözlerini renkli a4lere çıktı alıp onları da poşet dosyaya koyup duvara dama deseni oluşturacak şekilde asıyordum :) Onların içinde olduğu büyük bir dosya da vardı bulduklarım arasında, gerçekten çok hoş hissettim.(tabi ki bu dosya da tekrar "kıyılamayanlar" tarafına geçerek saklandı )
- Lisede aldığım bir teşekkür belgesi ve diplomanın fotokopisi
- Yerebatan Sarnıcı girişinde verilen biletler
- 7.sınıfta Ev Ekonomisi dersinde diktiğim sarışın ama zenci bebek:)
- 8.sınıfta alığım hasır küçük çanta
- 2005 e ait bir mektup (ki normalde çok yeni tarihli sayılır bu mektup, 99 ve daha sonrasında gönderilenler mektupları sakladığım ayrı bir kutuda duruyorlar)
- Yurt dolabında kullanılan kilit ( bunu niye saklamışım ben de anlam veremedim)
- Sony marka walkman :) içindeyse Zülfü Livaneli-Karışık yazan bir 90lık kaset (demek ki en son lisede dinlemişim dönemsel sıralamamda Zülfü Livaneli lise yıllarına tekabül ediyor :) )
- Özel birinden gelen ilk kitap "Son Mahni-Öğretmenlik Hatıraları" :)

Aklımda bunlar kalmış ama tabi ki çok ufak bir kısmı. Annem başımda olduğu için fazla fotoğraflayacak vaktim olmadı :))                                                                                                                                                                              

Elimdeki Yumoş(en sevdiğim) arkadakiyse İbiş rahmetli dayımn hediyesiymiş ben hatıryamasamda

Elimdeki sanal bebek, arkadaki kendi diktiğim sarışın zenci bebek :)