13 Ağustos 2012 Pazartesi

TOSYA'DA KIŞA HAZIRLIK

Kastamonu'nun şirin ilçesi Tosya, memleketim. Her ne kadar İstanbul aşkımı bas bas bağırsam da insanın beslendiği topraklardan kopması ayrılması mümkün olmuyor.

Nihayetinde Ramazanın da sonlarına gelirken tatilin sonunu memlekette geçirmemek olmazdı bu yüzden ben kürkçü dükkanına döndüm :) En sevmediğim mevsim olan yazın en sevdiğim zamanları Ağustosun ikinci yarısı diyebilirim. Herkeste bir telaş başlar, dolmalık biber, patlıcan, kabak herkesin balkonunda kurumak için yerlerini alırlar. Okullardaki bayram süslemeleri gibi olur. Hangi yana başınızı çevirseniz yeşilli turunculu biberleri, pijama şeklinde soyulmuş patlıcanları görebilirsiniz. Tabi onları gördükçe kışın yiyeceğiniz zeytinyağlı  dolmaları düşünür ağzınız sulanır.

Bu hazırlıktan bugün payıma düşen "kabak dizme" eylemini gerçekleştirdim. Ananemin yeğeni Ayşe Abla, kendi bahçelerinde yetiştirdikleri uzun kabaklardan getirmiş sağ olsun. Uzun kabak (internette şimdi yaptığım ufak araştırmadan sonra diyebilirim ki) çok fazla yaygın olarak yetşen bir sebze değil. Zaten ben de Tosya dışında hiç görmediğimi anımsadım :) Kabaklarımız bunlar...Boyutların anlaşılması için kitabımı(Çöle İnen Nur'a başladım) koydum yanlarına.


Sebze soyacağı ve oyacağı bu işlemin olmazsa olmazı bana göre. Annemler bıçakla da yapabiliyorken ben "Sebze soyacağım olmadan asla!" diyorum :)

  
Soyma işlemi bittiğinde yaklaşık 10cm boyunda kesiyoruz.


Kesilen kabakların içini oymak en oyalayıcı kısmı. Tabi halamın gelip olaya "iyi oy bunların içini, çekirdekleri kalmış!" diyerek dahil olmasıyla oyduklarımı da tekrar elden geçirmek zorunda kaldım :) Sonra devasa bir iğneyle ipliğe dizdik.


Dizilen kabaklar tuzlu suya batırılıp çıkarıldıktan sonra balkonda kurumak için asıldılar halamın yardımıyla.


Alt kattaki komşularımızın astığı biberler de görünüyor burada :)

Kabaklarımızın balkondaki halleri :)
Farklı zamanlarda Tosya'nın başka başka yerlerinde cepten çektiğim fotoğraflarsa aşağıda :)





6 Ağustos 2012 Pazartesi

FOTOĞRAFTI, RESİM OLDU

Sahuru beklerken...

Bir önceki postta bahsttiğim üzere, evde yapılan atık temizleme sırasında abimin üniversitede seçmeli resim dersi için aldığı boyalar geçti elime. Kendisi ortalamasını yükseltir diyerek seçtiği dersten en sonunda nette i resimlerden esinlenerek(!) geçip AA düşüren resim yeteneğinden yoksun biri. Ben de "Allah senden esirgemiş bana vermiş."diyerek dayga geçiyorum çizimleriyle. İlk okulda bile onun resim sözlüsü olduğunda harıl harıl resimlerini yapardım.Hal böyleyken eskilerden kalma resim yapma sevgim depreşti. Boya gördüğümde nedense dayanamıyorum, bir de resim yapan birlerini görünce :)

Sahuru beklerken bakmadan resim çizmek zor geldi, gazetede esinlenebileceğim bişiler ararken aklıma kendi çektiğim fotoğraflar geldi. Martılara da ayrıntı çok yok diye hemen karar verdim ama ayrıntı olmaması da zormuş. Tabanının okulöncesi seviyesinde boyanması kötü oldu, sadece yağlı pastelde açık mavi vardı çükü.


5 Ağustos 2012 Pazar

Çöp Ev Olmaya Doğru... :)

Bugün annemin "Kullanmadığın eşyalarını temizleyelim!" diyerek uyandırmasıyla güne başladım. Maalesef (hastalık boyutuna varmasa da) eşya biriktirme gibi kötü bir alışkanlığım var. Çocukluğumdan beri bunun önüne geçemiyoruz, yaşlandığımda koca bir daireyi "hatırası var" diyerek atamadığım tonla eşya doldurabilir böyle devam edersem. Burcumun(yay) da bir özelliği olan biriktirme alışkanlığı gerçekten kontrol edilmesi gereken bir şeymiş :) Ama kıtlığı görmüş bir neslin yetiştirdiği ebeveynlerin çocukları olmamızın da etkisi vardır bunda. Annem küçülen sabunları atmayıp biriktirir sonra da dikiş diken birilerine verir ve kendisi de dikiş dikerken işaretlemek için kullanır mesela. Ya da düğme kutusu vardır hepimizin annelerinin, bizim neslin bunları devam ettireceğini hiç sanmıyorum. Biz tüketmeye, yeni modelleri takip edip eskiyenleri(!) hemen atmaya alıştırılan bir nesiliz maalesef. Yine de her şeyde olduğu gibi israfa kaçmamak adına evi çöp eve çevirmenin de alemi yok benim gibi :)

Son sekiz yılda 6 farklı yerde yaşamama rağmen, onca eşyayı her taşınma da temizleyip atmama rağmen bugün yine kendimi bile şaşırtan bir anı koleksiyonuna sahip olduğumu gördüm :)

Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle bir liste yapsam neler var "kıyamadıklarım" ın arasında?
- ilkokulda babamın şehir dışından gelirken aldığı tokalar
-12.doğum güğümde kuzenimin hediye ettiği, benim de altına bu notu düştüğüm biblo.
- Üniversite ders notları, ki bunlar bir koliydi birden üçe kadar neredeyse hepsini saklamışım. En çok bunlara bakarken içim sızladı. Hele özenerek yazılmış vize-final hazırlık notlarını görünce yurt çalışma odasında sabahladığım günleri, elimizde bilgisayarla nereye gitsek açıp ödev yapmamızı, okula, hocalara, derslere olan nefretimizi hatırladım. Hala da kızgınlığım ufacık bile olsa azalmadı en güzel zamanlarımızı çaldılar bomboş işlerle.
- Para atıp kancayla oyuncak alınan makineden ilk ve son defa alabildiğim ayıcık :)
- Sanal bebeğim (ki bunu aldırmak için gerçekten savaş vermiştim, saatini ayarlayamadığım için gece kalkıp altını temizliyordum, ne günlerdi : )
- En ilginç olanlardan biri, lise sonda ÖSS ye hazırlanmanın etkisiyle zaten var olan kişisel gelişim merakım hat safhaya ulaşmıştı ve ben odamın duvarlarını başarıyla ilgili çeşitli yazılarla doldurmuştum. Tek cümlelik başarı sözlerini renkli a4lere çıktı alıp onları da poşet dosyaya koyup duvara dama deseni oluşturacak şekilde asıyordum :) Onların içinde olduğu büyük bir dosya da vardı bulduklarım arasında, gerçekten çok hoş hissettim.(tabi ki bu dosya da tekrar "kıyılamayanlar" tarafına geçerek saklandı )
- Lisede aldığım bir teşekkür belgesi ve diplomanın fotokopisi
- Yerebatan Sarnıcı girişinde verilen biletler
- 7.sınıfta Ev Ekonomisi dersinde diktiğim sarışın ama zenci bebek:)
- 8.sınıfta alığım hasır küçük çanta
- 2005 e ait bir mektup (ki normalde çok yeni tarihli sayılır bu mektup, 99 ve daha sonrasında gönderilenler mektupları sakladığım ayrı bir kutuda duruyorlar)
- Yurt dolabında kullanılan kilit ( bunu niye saklamışım ben de anlam veremedim)
- Sony marka walkman :) içindeyse Zülfü Livaneli-Karışık yazan bir 90lık kaset (demek ki en son lisede dinlemişim dönemsel sıralamamda Zülfü Livaneli lise yıllarına tekabül ediyor :) )
- Özel birinden gelen ilk kitap "Son Mahni-Öğretmenlik Hatıraları" :)

Aklımda bunlar kalmış ama tabi ki çok ufak bir kısmı. Annem başımda olduğu için fazla fotoğraflayacak vaktim olmadı :))                                                                                                                                                                              

Elimdeki Yumoş(en sevdiğim) arkadakiyse İbiş rahmetli dayımn hediyesiymiş ben hatıryamasamda

Elimdeki sanal bebek, arkadaki kendi diktiğim sarışın zenci bebek :)

ANANEMİN VASİYETİ

Ananem Kuran okurken

Ananem, dedemin emaneti, üzerimde en çok emeği geçen birkaç kişiden biri… Onu anlatmaya, tarif etmeye satırlar yetmez. Her zaman sevgi dolu, fazlasıyla iyimser ve güçlü, kuzenimin tabiriyle “kanatsız melaike” J
Bugün “Al! Bu da benim sana vasiyetim.” Diyerek 19 Kasım 2010 tarihli bir takvim yaprağı uzattı elime. “AAaaaaa öyle olmaz ama kopya çekiyorsun, kendi cümlelerin değil!” dedim. “Olsun!” dedi. Takvim yaprağından fotokopi çektirmiş, evlenen kızlara verdiği hediyelerin içine koyacakmış. Gülümsedim, işte benm ananemm, diye düşündüm. Komşularımızdan evlenen kızlar evlerinden gelinlikle çıkarken, koltuklarının altına Kuran-ı Kerim sıkıştırma geleneği vardı.  Evinize Kuran’la girin derdi hep. Hayatta nelere ulaştıysam ve nelerden esirgendiysem hepsinde ananemin dualarının payı büyüktür. Allah başımızdan eksik etmesin! Amin…

                                         BİR ANNENİN KIZINA TAVSİYELERİ
Yavrum! Bu nasihatlerime uyarsan dünyada mutlu bir ömür geçirdiğin gibi, ahirette de ebedî saadete ulaşırsın!
•             Kanaatkâr ol! Yani, kocan tarafından getirilen yiyecek ve giyecek her şeyi memnuniyetle kabul et! Çünkü kanaat, kalbi huzura kavuşturur.
•             Söylenenleri daima iyi dinle ve kocanın meşru emirlerine itaat et!
•             Evin ve her şeyi daima temiz, muntazam ve düzenli olsun!
•             Eşinin yemek saati ile uyku saatine dikkat etmelisin! Açlık insanın huysuz eder, uykusuzluk ise, öfkelendirir.
•             Evinin mallarını ve eşyasını iyi koru! Yaptığın işleri, iyilikleri başa kakma! İyiliğe karşı iyilik çabuk unutulur, fakat kötülüğe karşı yapılan iyilik unutulmaz.
•             Eşinin yakınlarına güzel muamelede bulun! Kocanın hatalarını, yalnız iken, yumuşak bir şekilde söyle!
•             Kocanın sırlarını hiç kimseye söyleme! Karı-koca arasındaki sırlar kabre beraberlerinde gömülmelidir.
•             Eşinin üzüntüsünü ve neşesini paylaş! Ona her yönüyle iyi bir hayat arkadaşı ol! İyi bil ki yalan yuvayı içten içe yıkan bir kurttur.
•             Aranızdaki meseleleri kendiniz halledin! Sakın bunları bize ve başkasına taşıma! Kimseden medet umma!
•             Kocandan almakta zorlanacağı gücünün yetmeyeceği şeyleri isteme!
•             Kadının güzel huylusu, eşine Cennet nimetidir. Sen kocana Cennet nimeti ol! Azap çektirme!

Bunları yapabilmen ancak, onun isteklerini kendi isteklerine, onun rızasını kendi arzularına tercih etmenle mümkün olabilir. 

21 Temmuz 2012 Cumartesi

İlk İftar


Tarihi Moda İskelesi

Şükürler olsun Ramazan'a kavuştuk. Allah bütün ibadetlerimizi kabul etsin, orucu kolaylaştırsın inşallah. İstanbulda Ramazan geçirmekle ilgili çok güzel anılarımız var üniversite arkadaşlarımızla. Mezuniyet sonrası ısrar edip Ramazanda memleketlere gitmemiş, İstanbul'un uhrevi ortamında geçirmeyi tercih etmiştik. En çok da o yıl (2010) tüm İstanbul geneline yayılan Enderun Teravih ve Cumhur Müezzinliği proğramıyla mükemmel teravihler kılıp gece 12lerde eve girmiştik :) Geçen yıldan beri de Ramazan da yine birlikte olma hayalleri kuruyorken dün ilk iftarımızı beraber yapmanın mutluluğunu yaşadık.

Sahibinin attığı çubuğu ketirmeye çalışan sevimli şey :)

İftar mekanı olarak marjinal bir karar verip Tarihi Moda İskelesi tesislerini seçtik. Klasikleşen iftar mekanlarında kişi başı 60-70tl olan menüler kapitalizmin Ramazanda bile nasıl çirkince sömürü yaptığını gösterdiler. Biz de kapitalizmin bir parçası olmayalım dedik ve Kadıköy'e gittik. Rezervasyon yapılmadığı için biraz erken gidelim diye düşündük ama zaten Ramazan olduğunu anlayabileceğimiz en ufak bir değişiklik olmadığı için gereksiz telaşlandığımızı anladık. İskele mükemmel bir manzaraya sahip. (Hatırla Sevgili dizisinin adaya gittikleri sahnelerin de burda çekildiğini hatırladım.)
Hizmet ve ikram vasattı diyebiliriz ama manzaranın, serin serin esen rüzgarın ve dostlarla yeniden iftar yapmanın mutluluğu her şeye değerdi.
İftar saatini kayalıklarda oturarak bekleyen bizim manzaramız 

Mado'nun Çikolatalı muzlu dondurmalı waffle ı :)) 

Havai cup :)


İftar sonrası Kadıköye inmek için Bahariye sokaklarından geçtik, özellikle barlar sokağından geçmek zorunda olduğumuz o anlar gerçekten zulüm gibiydi. Alkol kokuları ve tuhaf bakışlar arasından kendimizi rıhtımdki Mado'ya attık. Mado her zamanki gibi güzel sunumlarıyla ve lezzetleriyle mutlu etti bizi. İlk iftarımız özetle bu şekilde geçti.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Beykoz Korusu

Beykoz korusunda not defterime yazdıklarımdan oluşacak bu post, birazcık tembellik yapmış olacağım yani.



"Dilruba Kır Kahvesindeyiz. 5 günlük çeviri inzivası sonrasında, kendimizi kırlara, yeşilliklere attık. Güzel doğasıyla huzur veren, kitap okuma isteği uyandıran, İstanbul'un sıcağında güzel bir serinlik sunan yemyeşil bir koru burası. 6 aydır yeşillik gördüğümde üşüyeceğimi bildiğim için (Rize yaylaları), hem ormanda olup hem de  soğuktan titremiyor olmak değişik geldi bana.



Onlarca kişinin aynı anda çalıştığı yurt çalışma odalarında yaptığım ödevleri düşününce, burada ağaçların altında makalelerin altlarını fosforlu kalemlerle çize çize okuyan insanlara imrendim. Gerçi çooookk uzun bir süre ödev yapan birine özeneceğimi düşünmezdim :)

Yanımda 3-4 aylık bir bebek ve ailesi, karşıdaysa semaver keyfini tavlayla taçlandıran bir çift var. Etraftaki insanlar nasıl bir nimete sahip olduklarının farkındalar mı acaba? 5 yıl boyunca bu şehirde yaşadığıma her gün şükrederken yine her gün şikayet eden insanların olmasına nasıl da şaşırırdık. Allah görebilen bir göz, hissedebilen bir gönül versin."




İstanbul Günlerinin Kısa Özeti

Balkon sefamızın tek karelik özeti :)


Sabah ezanı okunana kadar sohbet etmek, katıla katıla gülerken sessiz olmaya çalışmak ve daha çok gülmek...
Sohbet ederken arkadaşının kurduğu bir cümlenin konuşma içinde ne kadar alakasız kaldığını söylerken  aslında o cümlenin rüya görürken söylendiğini fark edip yine gülme krizine girmek...
Siparişlerin gelmesini beklerken lokantada sudokunda yeni stratejiler öğrenmek...
Yeni aldığın cicileri giyebilmek için terzi arayıp bulmak ve kendi ütünü yapıp terzi amcayla muhabbet ederken ısmarladığı kuşburnu çayını içmek...
Sevdiğin bir yazarın yeni çıkan kitabını basım tarihi bir ay geçmeden alabilmek ve tarihin altına nihayet "İstanbul" yazabilmek...
Eski dost nutella ve Türk kahvesini bilikte deneyip mükemmel "nutellalı kahve" tadına erişmek...
Çeyrek asır yaşamışken ilk defa çehiz niyetiyle bir şeyler almak ve bunun şaşkınlığını uzun süre yaşamak...
Sabaha kadar oturmaların sonucu ortaya çıkan abuk diyalogları facebook durum güncellemesi olarak paylaşıp yorumlarda aynı abukluklara devam etmek...
Kedilere karşı ilan edilen savaşın iyice kızışması ve intikam yeminleri etmek...
Üç aylık bir bebeğin bir çifti nasıl da bir "aile" haline getirdiğini duygulanarak izlemek ve o bebeğin kokusunu özlemek...
10 yıllık arkadaşınla buluşup lise anılarını yad etmek...
İstanbul'da az da olsa birlikte Ramazan geçireceğin için mutlu olmak...
Zamanın bazı şeyleri(dostluk gibi) hiç bir zaman değiştiremeyeceğini görmenin mutluluğunu yaşamak...

Tüm bunlar İstanbul'da geçirdiğim iki haftaya yakın sürede fark edebildiğim, gülümseten güzellikler.
Daim olsun inşallah :)




14 Temmuz 2012 Cumartesi

"İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar!"

Beste: Münir Nûrettin Selçuk   Güfte: Behçet Kemâl Çağlar  Makam: Nihâvend

İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar
Düşsün suya yer yer erisin eski zamanlar
Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan, ah Kalamış'tan.

6 ay sonra İstanbul' a kavuştuğum yolculuğun fotoğrafıdır :)


bulanık da olsa o anı hatırlttığı için özel bir fotoğraf.
Servisten indiğimde beni karşılayan ve ağlatan görüntü :)
(bulanık da olsa o anı hatırlttığı için özel bir fotoğraf)

İstanbul aşktır... İstanbul artık bir film benim için. Film izler gibi yaşıyorum her bir köşesini. Daha önce geçtiğim sokaklar, oturduğum banklar, su aldığım büfeler, sıraya girdiğim duraklar, beklediğim kırmızı ışıklar, çıktığım yokuşlar, geçtiğim turnikeler, bastığım akbiller, kaçırdığım tramvaylar, simit attığım martılar, çitlediğim çekirdekler, hepsi birer film karesi bana. Özellikle eskiden rutinim haline gelen görüntüler artık gözlerimi dolduran bir iç sızısı. Filmlerde kamera kahramanın gözünden sokaklarda ilerler ve birden siyah beyaz eski bi görüntü gelir ya ekrana, slow motion hareket eder kendi görüntüsü bi kaç saniye,işte tüm günüm böyle geçiyor artık İstanbul sokaklarında. O an kopuyor şerit, etrafımda neler olduğunu algılayamıyorum. O görüntüdeki an bazen gülümsetiyor beni bazen iç acıtıyor.  Bu yürek sızısı hep böye devam edecek mi, İstanbul a hasretlik hep bu kadar acıtacak mı bilmiyorum ama bu kadar yoğun bir özlem de en çok İstanbul'a yakışırdı diyip şükrediyorum. Allah bu şehirle imtihan etmesin beni, sevgimi, hayretimi azaltmasın. Burada aldığım her nefese şükretmeyi nasip etsin.

Bilgisayarım yanımda olmadığı için Facebook arşivinden daha önce çektiğim İstanbul fotoğraflarını paylaşıyorum:

İki Ramazan önc3 çekilen bir fotoğraf, arka planda Sultan Ahmet'in mahyası görünüyor :)
Çengelköy Çınaraltı'nda bir kahvaltıda çekilen serçeler :)
"Ey akşam vapuru sana mı kalır dünya?"
Ada vapurundan çekilen sevdiğim martı fotoğraflarından :) Bu fotoğrafa annemin eleştirisini de hâlâ unutamam: "Alttaki martının ayağı görünmüyor onun solundaki de yarım çıkmış!"

Ada vapurundan çekilmesi muhtemel bir martı daha :)
Haydarpaşa 
Galata Köprüsü 

9 Temmuz 2012 Pazartesi

PAZAR KEYFİ

Çınaraltı kedileri(pek birbirimizden hoşlanmasak da) :)
       
Sonunda aylardır hayalini kurduğum vuslat gerçekleşti ve İstanbul' kavuştum çok şükür (İstanbul'a olan hasretimle ilgili daha sonra yazacağım). Aslında hafta sonu yabancılara bırakalım dediğimiz mekanımız olan Çengelköy Çınaraltı'nı karşıdan bizi görmeye gelen arkadaşlarımızın isteği üzerine kahvaltı mekanı olarak belirledik. Çınaraltı çay bahçesi dışardan hr türlü yiyeceğin kabul edildiği ama içecek getirmenin yasak olduğu bir çay bahçesi. Genelde bu bilenler yanlarında ev yapımı böreklerle yiyeceklerle gelip boğaz manzarasının tadını çıkarırlar. Bizse Çengelköy Börekçisi klasiğini bozmadık ve bir kısmımız kahvatılık alırken, karışık böreklerimizi alıp sahile yakın bir masayı kaptık.(Pazar için mucizevi sayılabilecek bir eylem.) 


Kahvaltılıklarımız da geldiğin de aşağıdaki mükellef sofra kuruldu :) 



         Bu manzarayı o kadar özlemişim ki. Bir yıl önce haftada bir kaç kez Çınaraltına iner çayımızı içer boğaz manzarasında nefes alırdık. Adisyonda çarpılar uzaarr giderdi :) Dün de öyle oldu.

Masaya ilk oturduğumuzda ki durum.
Masadan kalkarken ki son durum buydu :)
         Masadaki cicilerin ayrıntılarıysa aşağıda :)

Manavdan alınıp, çay ocağında yıkanan domteslerimiz :)

Sol alttaki bal-kaymak kahvaltı mönümüze ilk defa eklendi :)


Vee meşhur Çengelköy hıyarı :)
Kahvaltıdan sonra kahvelerimizi Vaniköy'de içmeye karar verdik. Yol boyunca balık tutan denize giren, buldukları yeşillikte mangal yapan aileler vardı. İstanbul'un sıcağını unuttuğum için kahve içmektense en çok serinleten kurtarıcım ice-tea şeftali içmeyi tercih ettim :) Kahveden sonra "Eeee şimdi ne yapıyoruz?" sorusuna  "Sucuk alıp ekmek aralarımızı evde yapıp bi ormana yemeye gidelim" gibi bir fikir atıldı ortaya. Böylece tekrar düştük yola. Çengelköy - Üsküdar arasındaki o kısa yolculuğu kahkahalarla tamamlamamıza sebep olan o amcaya teşekkür etmek isterdim. Önümüzde üstü açık spor arabasında tekno müziklerke kafasını sallayarak bütün Üsküdar'ın ve bizim kahkaha atmamıza vesile oldu :) 
Ekmeklerimizi alıp Fethi Paşa Korusuna gittik.Sucuk bana dokunduğu için ben soğuk sandviç tercih ettim. Et söz konusu olunca biraz oyunbozan oluyorum. 


     Karnımızı da doyurunca bir kiloluk tadım çekirdeklerimizi çitleyip günü bitirdik. Bol kahkahalı bir pazardı hamd olsun.