7 Ekim 2012 Pazar
Sarı Sonbahar
Rize'de yazın güneşli günlerini yavaştan terk etmek üzereyiz. Aslında yaz, mevsimler içinde en az sevdiğim. Bir sıralama yapmam gerekseydi 1.İlkbahar 2.Sonbahar 3.Kış ve sonuncu Yaz olurdu. Sıcaklar benim huyumu suyumu değiştirip, beni çekilmez bir insan yapıyor gerçekten. Ama bahar öyle değil, özellikle hafif bir esinti varsa, dallarda çiçekler açmışsa... Şimdiyse önümüzde sonbahar var. Yaprak dökümü yaşayamayacağım sanırım Rize'de. İlk sonbaharım olduğu için kestiremiyorum nasıl bir manzara olacağını ama burada yerde duran taşlar bile yeşeriyorken, sapsarı yapraklar göreceğimi sanmıyorum. Ve sonbaharda İstanbul'da olmak ne güzel olurdu. Yıldız Parkı mesela, Çengelköy'ün sararmış çınarları... çeşitli renklere sahip Beykoz sırtları... Hepsini o kadar özlüyorum ki. Gideceğim sevgili İstanbuluma inşallah. Sonbahar bitmeden yapraklar dökülmeden gideceğim.
OKULA BAŞLIYORUM ŞENLİĞİ
Osmanlı'da Sıbyan mektebine (bugünkü ilk okul) başlayan çocukları okul korkusunu giderme, çocuklara okuma yazma isteğini aşılama ve çocukları arkadaşlarıyla kaynaştırma gibi önemli pedagojik amaçları olan Bed-i Besmele (Besmele ile başlama) töreninden feyiz alarak 1.sınıf öğretmenlerinin gayretiyle "Okula Başlıyorum Şenliği" yapıldı. İlk günlerde ağlayan, annelerinin yanından ayrılmak istemeyen minikler için özellikle çok daha yararlı bir etkinlik oldu sanırım. Bed-i Besmele töreninde olduğu gibi en güzel kıyafetlerini giydi bazıları. Anneler hünerlerini gösterdi ve çok güzel mamalar hazırladılar. Öğretmenlerin el emeği olan kelebek lolipoplardan ve içi şekerleme, bonibon dolu külahlardan aldılar şenlik sonunda. Balon patlatıp, dans ettiler içlerinden geldiği gibi. Bense onların bol bol fotoğraflarını çektim. Umarım heyecanla başladıkları eğitim hayatlarında o heyecanı hiç bir zaman kaybetmezler. Allah hepsini hayırlı ilim sahibi eylesin.
27 Eylül 2012 Perşembe
HOŞGELDİN SELİM BEBEK
![]() |
| Senin için işlediğim pano :) |
40 hafta 2 günlük uzun yolculuğun bu sabah nihayet sona erdi. Haberini telefonuma gelen "İşte benim oğlum:)" yazılı mms mesajıyla aldım. Öyle tatlı ki resmin hemen telefonumun ekran görüntüsü yaptım, baktıkça mutlu olayım diye. Senin haberin bile yokken özlüyorduk biz seni. Artık bi bebiş olsun sevelim diyorduk, sonra da kime benzer acaba ne güzel olur olsa diyerek hayaller kuruyorduk. Ve bir gün annen 18 Ocakta yine mesajla haber vermişti "Hamileyim!" yazıp. O zaman çığlıklar atmıştım. Bugün çığlık atamayacağım bir ortamdaydım ama yüreğimin sevgiyle genişlediğini hissettim. İlk defa yakın arkadaşımın bebeği oluyordu yani ben teyze oluyordum. O gün takvimin yaprağını alıp altına "Ayşe hamile!" yazdım bugünün takvimine de "Selim geldi." yazıp saklayacağım senin için.
Annenle 2006 nın Temmuz ayında tanıştık bir yurtta. 6 yıl çok güzel şeyler paylaştık ama hiçbiri bugün paylaştığımız mutluluk kadar güzel değilmiş anladım. Rize- İstanbul arasında tarif edilmez bir sevgi bağı bu. Bir doğsa ayaklarını yiyeceğim onun dedi annen 5-6 gün önce. Seni beklemeye tahammülleri kalmadı annenin de babanın da. Bir an önce seni görmek koklamak istediler. Ve bu sabah hayatlarımıza teşrif ettin. Bahtın güzel olsun Selim. Vatanına, ailene hayırlı bir evlat olursun inşallah. Seni çok seviyoruz :)
20 Eylül 2012 Perşembe
BUGÜNLERDE BEN
![]() |
| Ev hallerim |
- evde vakit geçirmenin keyfine varıyor
- çiçeklerimle "Kızzlaarr!" diyerek konuşarak onları seviyor
- yataktan kafamı kaldırıp denizin rengine bakarak güne başlıyor
- yemek yapıyor ve yemek yiyor
- Palamut mevsimini değerlendiriyor
- bol bol çay içiyor
- eski Türk filmlerini özellikle de Ertem Eğilmez filmlerini izliyor
- Gülen Gözler filminin son sahnesinde(yukarıdaki sahne) herkes gülüyorken, ağlıyor
- çarpı işinden Ayşemin doğacak olan bebişine pano işliyor ve diğer taraftan film izliyor
- Karadeniz Sahil yolunda seyir halindeyken bağıra bağıra şarkı söylüyor
- çocukların başını daha çok okşuyor ve yanaklarını daha çok sıkıyor
- Ve her günüme şükrediyorum.
18 Eylül 2012 Salı
FAVORİLER- MİM
Tam da netten çıkmaz üzereyken çalıkuşu'nun günlüğü tarafından yakalanıp, mimlendim :)
1) Favori rengin?
Sarı(küçüklükten kalma bir sevgi)
2)Favori hayvanın?
Köpek kesinlikle!
3)Favori sayın?
Hiç olmadı sanırım.
4)Favori içeceğin?
İce-Tea Şeftali Şekersiz
5) Facebook? Twitter?
Twitter nadir olarak kullanıyorum ama hafiften bir Facebook bağımlısı olabilirim maalesef.
6) Tutkunuz?
Okumak, yazmak, fotoğraf çekmek(Buraya kadar kopyaladım ), klasik Türk müziği.
7) Hediye almak mı vermek mi?
Vermek. Özellikle de kişiye özel hediye oluşturmak. Etrafımdakilerin zevklerini takip edip, küçük sürprizler yapmak ve hediyeyi aldıkları andaki tepkilerini seyretmek inanılmaz mutlu eder.
8) Favori gün?
Pek çok kişinin olduğu gibi benim de Cuma :)
9)Favori çiçeğin?
Hercai menekşe
Eveeett, gözümden uyku akıyorken yazdım bunları, saçmalamamış olmayı umut ediyorum :)
YAĞMUR
Rize günleri 2 hafta önce başladı benim için. İki haftadır fotoğraftaki hâli çok yaşamamış olsam da önümüzdeki haftalarda yaşamam çok muhtemel.
"Yağmurlu bir gündü..." diye başlayan bir kompozisyon yazma ödevi verilmiş olsaydı ne yazardım acaba diye düşündüm. Hafızamı yokladığımda, yağmurlu bir İstanbul gecesi geliyor aklıma. Akşam Beykoz'da arkadaşlarla balık keyfi, arkasından Çengelköy de içilen çaylar... Saat 11'e geliyor ve "Daha fazla geç olmadan, kalkalım." diye kalkıyoruz cafeden. Çengel sokaklarında yürürken hafif çiseleyen yağmur sağanak halini alıyor. Yanımda beyaz puanlı kırmızı şemsiyem var. İkimizin sığması zor ama umutsuzca açıyoruz yine de. Arnavut kaldırımı yokuştan eteklerimi tuta tuta yürüyorum. Bilenler bilir İstanbul'da yağmur sadece yukarıdan aşağıya yağmaz her yerden ıslatır adamı. Üzerindeki yağmurluğun kapşonu kafasında olmasına rağmen o da sırılsıklam. Babetlerimin Arnavut kaldırımlarından akan küçük derede tamamen suyla dolması çok net. Üzerimde bol bir siyah etek ve siyah rugan babetler var. Hatta eteklerimi tutup aşağıya baktığımdaki manzara bile cap canlı hareketli bir fotoğraf gibi duruyor hafızamda. Bu haldeyken biz sürekli gülüyoruz o kısacık mesafeli yolda. O yokuş bittiğinde ayrılık vakti de geliyor ve vedalaşıyoruz.
O gün çekilen fotoğraflardan anlıyorum ki 22 Mayıs 2010 tarihinde yaşanmış bunlar. Hem çok yeni hem de uzun yıllar geçmiş gibi üzerinden.
(Bitirme cümlesi yazamadım neden bilmiyorum, belki de bitmeyen bir hikaye olduğundandır.)
31 Ağustos 2012 Cuma
BİR PUZZLE DAHA BİTTİ
Uzun zamandır pek tadım olmadığı için yazma isteğim de yoktu. Kronik faenjitim yine akut atak devresine geçti ve boğazımdaki iltihap ses tellerinde ödem oluşumuna sebep verdi. Bu da sesimin tamamn kısılmasıyla sonuçlandı. Akşam üzeri biraz çıkmaya başlasa da gün içinde fısıltı şeklinde konuşmaktan, sesimi duyurmaya çalışmaktan, bağırmama rağmen kimsenin bakmamasından, elimi şıklatarak iletişim kurmaya çalışmaktan ibaretti bir kaç gün. Şimdi antibiyotikle geri geldi şükür.
Bayramdan sonra Rize de bir kaç ay önce başladığım ve bir türlü ilerletemediğim puzzle ı annemin yemek masasına açmaya karar verdim. Öncelikle puzzle halısı denen mucizevi şeyle tanışmamış olsaydım ne yapardım bilmiyorum. Rize'den Kastamonu'ya tek bir parçası kaybolmadan ve yarım kalan yerler hiç bozulmadan taşımamı sağladı bu halı.
Puzzle çok zevkli bir uğraş benim için. Böyle küçük parçalı ayrıntılı şeyler yapmayı çocukluğumdan beri çok severim. 7.sınıfta Ev Ekonomisi dersinde kırkyama tekniğiyle yastık yapıyorduk tabi ben yastıkla yetinmeyip bebek yorganı ve yastığı yaptım. Arkadaşlarım 4 kare parçasını dikip notlarını aldılar bense küçük küçük üçgenleri kareleri yapmak için haftalarca makine sallamıştım :))
Herneyse işte böyle bir küçük ıncık cıncık diye tabir edilen şeylerle uğraşma merakım var. Onları yaparken başka hiç birşey düşünemeyip sadece yaptığım şeye konsantre oluyorum ya, başka bi evrene geçmişim gibi bir rahatlama oluyor. Puzzle da bu ihtiyacımı gideren bir hobi.
Bu puzzle ı bilinen alışveriş sitelerinden birinden almıştım ama hangisi hatırlamıyorum. Resmi gördüğümde gözlerime inanamadım. Çünkü uzun zamandır facebook kapak fotoğrafımı süsleyen ve çok sevdiğim bir resmin puzzle halini bulmak süper oldu.
Şimdi yazacaklarım biraz da YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN PUZZLE tadında olacak. Yapmak isteyenlere bir kaç tavsiye de diyebiliriz.
Puzzle Anatolian marka 1000 parçalık. Müfide Kadri'nin Kırda Kadınlar tablosu. Bu seri Osmanlı Dönem Ressamları diye geçiyor. Daha önce bu marka yapmamıştım Ravensburger markasından çok memnun kalmıştım ama Anatolian için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. En önemli sıkıntısı bir parçanın bir kaç yere neredeyse cuk diye oturuyor olmasıydı ki bu puzzle için çok büyük bir dezavantaj. Ben sonlara doğru kafayı yememek için baya çaba sarf ettim bu yüzden. Özellikle bir kaç kişi birlikte yaptıksanız yanlış olan parçayı bulmak da çok zor oluyor. Ama Ravensburger yaparken hiç böyle bir problem yaşamamıştım. Eğer bir parça bir yere oturuyorsa o kesin oranındır. Bunun için geliştirdiğim bir taktikse emin olamadığım iki parçayı söküp tersinden ışık geçirip geçirmediğine bakmak oldu. Çünkü kesim itibariyle iki parça arasında hiç boşluk olmaması gerekir.
Eğer daha önce hiç bulaşmamışsanız bence 500 parça olanlardan başlamak daha mantıklı. Çünkü sanıldığı aksine 1000 parça puzzle 500lüğün 2 katı zorlukta değil 4 katı zorlukta. Ben henüz 2000 liğe cesaret edemiyorum mesela :)
Puzzle kutusu açıldığında ilk yapılması gereken şey ayrıştırma işlemi. Kenarlardan başlayarak, birbirine yakın renkleri ve desenleri ayırırsanız işiniz kolaylaşacak yoksa 1000 parçanın içinde kaybolmak kaçınılmaz.
Seçilen tablo da çok önemli. Benim gibi resim seçerseniz renk geçişleri çok yumuşak olduğu için zorlanabilirsiniz. Ama keskin renk geçişleri ve bol deseni olan bir fotoğraf çok daha kolay yapılır. Mesela kocaman çlün ordasında deve sürüsü fotoğrafı da hayata küsmeye neden olabilir ya da kocaman bir deniz ve küçük bir sandal :)
Puzzle halısı da mutlaka edinilmesi gereken bir şeymiş. Daha önce yine annemin masasını işgal etmiştim ama o hafta hiç miafir gelmediği için sorunsuz atlatmıştık. Şimdi halı olduğu için plastik borusuyla rulo yapıp kaldırabildim ve bozulmadan tekrar açtım. Halımsa çok güzel bir marka, aldıktan sonra farkettim adını. Heidi Puzzle Halısı :)
Puzzle ı açmamla beraber bizim evdeki puzzle ekibi işe koyuldu. Ananem, annem ve ben :) Aşağıda ilk açtığım hali görünüyor. Ananem de parçaların tersini çeviriyor pirinç ayıklar gibi :)
Annem ve ananem aslında "bitirelim de masadan kalksın!" diye oturduklarını iddia etseler de biliyorum ki acayip zevk alıyorlar. Herkes içinden bişiler mırıldanıyor, bazen şarkı oluyor bu bazen dua. Genelde şöyle cümleler kuruluyor "Bu şuranın mı? yok değilmiş", "Anane zorlama oranın değil o rengi uymuyo bi kere!", "Gözüm de seçmiyor." Biz beraber çok eğleniyoruz bu yüzden. Gece uyku saatleri geçmesine rağmen kaldıramıyorum başından. Hele ananemin bir kaç ay önce dizinden total protez ameliyatı geçirdiğini düşününce iyice kızıyorum "Yeter artık!" diye.
Annemse kendi kendine konuşarak saatler geçirebiliyor başında. Zaten beni sık sık şaşırtan bir anne olduğu için artık puzzle yapmasını çok doğal karşılar oldum. Küçüklüğümüzde tetrisimiz vardı hani herkesin bildiği sağ tarafında büyük bir tuş,sol tarafında 4 tane yön tuşu olanlardan. O zamanlar da annem tetrise sarmış abimle bana oynattırmamaya başlamıştı. Bir gece saatlerce oynadığı için sabah kolları tetris oynama pozisyonunda tutulmuş olarak kalmış ve "Gözümün önünde olunca duramıyorum." deyip kaldırmıştı tetrisi. Tabi biz de oynayamamıştık. Puzzle yaparken de o tetris oynayan kadın çıkıyor içinden :)
Puzzle bittikten sonra maalesef her şey bitmiş olmuyor. Puzzle yapıştırıcısı kullandım ama çok beceremedim sanırım, istediğim gibi olmadı. En sağlamı tersinden koli bantıyla kaplamak bence, ya da yapışkanlı asetat gibi bişey de olabilir. Daha sonra da çerçeveciye gitmek ya da o güne kadar gazetelere sarıp yatak altına götürülmek üzere kaldırılacak.
Bayramdan sonra Rize de bir kaç ay önce başladığım ve bir türlü ilerletemediğim puzzle ı annemin yemek masasına açmaya karar verdim. Öncelikle puzzle halısı denen mucizevi şeyle tanışmamış olsaydım ne yapardım bilmiyorum. Rize'den Kastamonu'ya tek bir parçası kaybolmadan ve yarım kalan yerler hiç bozulmadan taşımamı sağladı bu halı.
Puzzle çok zevkli bir uğraş benim için. Böyle küçük parçalı ayrıntılı şeyler yapmayı çocukluğumdan beri çok severim. 7.sınıfta Ev Ekonomisi dersinde kırkyama tekniğiyle yastık yapıyorduk tabi ben yastıkla yetinmeyip bebek yorganı ve yastığı yaptım. Arkadaşlarım 4 kare parçasını dikip notlarını aldılar bense küçük küçük üçgenleri kareleri yapmak için haftalarca makine sallamıştım :))
Herneyse işte böyle bir küçük ıncık cıncık diye tabir edilen şeylerle uğraşma merakım var. Onları yaparken başka hiç birşey düşünemeyip sadece yaptığım şeye konsantre oluyorum ya, başka bi evrene geçmişim gibi bir rahatlama oluyor. Puzzle da bu ihtiyacımı gideren bir hobi.
Bu puzzle ı bilinen alışveriş sitelerinden birinden almıştım ama hangisi hatırlamıyorum. Resmi gördüğümde gözlerime inanamadım. Çünkü uzun zamandır facebook kapak fotoğrafımı süsleyen ve çok sevdiğim bir resmin puzzle halini bulmak süper oldu.
Şimdi yazacaklarım biraz da YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN PUZZLE tadında olacak. Yapmak isteyenlere bir kaç tavsiye de diyebiliriz.
Puzzle Anatolian marka 1000 parçalık. Müfide Kadri'nin Kırda Kadınlar tablosu. Bu seri Osmanlı Dönem Ressamları diye geçiyor. Daha önce bu marka yapmamıştım Ravensburger markasından çok memnun kalmıştım ama Anatolian için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. En önemli sıkıntısı bir parçanın bir kaç yere neredeyse cuk diye oturuyor olmasıydı ki bu puzzle için çok büyük bir dezavantaj. Ben sonlara doğru kafayı yememek için baya çaba sarf ettim bu yüzden. Özellikle bir kaç kişi birlikte yaptıksanız yanlış olan parçayı bulmak da çok zor oluyor. Ama Ravensburger yaparken hiç böyle bir problem yaşamamıştım. Eğer bir parça bir yere oturuyorsa o kesin oranındır. Bunun için geliştirdiğim bir taktikse emin olamadığım iki parçayı söküp tersinden ışık geçirip geçirmediğine bakmak oldu. Çünkü kesim itibariyle iki parça arasında hiç boşluk olmaması gerekir.
![]() |
| Ravensburger marka eski puzzle, sol altta ananem ve annemin elleri var :) |
Eğer daha önce hiç bulaşmamışsanız bence 500 parça olanlardan başlamak daha mantıklı. Çünkü sanıldığı aksine 1000 parça puzzle 500lüğün 2 katı zorlukta değil 4 katı zorlukta. Ben henüz 2000 liğe cesaret edemiyorum mesela :)
Puzzle kutusu açıldığında ilk yapılması gereken şey ayrıştırma işlemi. Kenarlardan başlayarak, birbirine yakın renkleri ve desenleri ayırırsanız işiniz kolaylaşacak yoksa 1000 parçanın içinde kaybolmak kaçınılmaz.
![]() |
| Rize'de puzzle a başladığım ilk gün. |
Puzzle halısı da mutlaka edinilmesi gereken bir şeymiş. Daha önce yine annemin masasını işgal etmiştim ama o hafta hiç miafir gelmediği için sorunsuz atlatmıştık. Şimdi halı olduğu için plastik borusuyla rulo yapıp kaldırabildim ve bozulmadan tekrar açtım. Halımsa çok güzel bir marka, aldıktan sonra farkettim adını. Heidi Puzzle Halısı :)
Puzzle ı açmamla beraber bizim evdeki puzzle ekibi işe koyuldu. Ananem, annem ve ben :) Aşağıda ilk açtığım hali görünüyor. Ananem de parçaların tersini çeviriyor pirinç ayıklar gibi :)
| Ananem iş başında :) Kastamonu'ya getirdiğimde bu haldeydi. |
| Annemin elleri |
Puzzle bittikten sonra maalesef her şey bitmiş olmuyor. Puzzle yapıştırıcısı kullandım ama çok beceremedim sanırım, istediğim gibi olmadı. En sağlamı tersinden koli bantıyla kaplamak bence, ya da yapışkanlı asetat gibi bişey de olabilir. Daha sonra da çerçeveciye gitmek ya da o güne kadar gazetelere sarıp yatak altına götürülmek üzere kaldırılacak.
![]() |
| Puzzle yapıltırıcısı |
![]() |
| Bitmeden önceki son hâli |
![]() |
| Vee bitti... |
17 Ağustos 2012 Cuma
EN ESKİ ÇOCUKLUK ANISI-MİM
Artık Merhaba dediğime göre mim yazma zamanım gelmiş bile :)
Deeptone bana bir mim yolladı, ben de biraz gevezelik ettim işte.
Aslında hatırladığım en
eskisi hangisi bilmiyorum yani zaman sıralaması yok nedense. Bir de aileden de
kimse ne zaman olduklarını hatırlamıyor çok bireysel mutluluklar yaşamışım
demek ki J
Fotoğraf olduğu için
diyebilirim ki şu an aklıma gelen hatıralarda en küçük olduğum, amcamın hacdan
geldiği ve Suudların giydiği o kostümden giyip yukarıdaki fotoğrafı çektirdiğimiz günün
izleri. Amcam genç yaşta hacı olmuş bir de simsiyah sakal bırakmış. Fotoğraftan
anlaşılmasa da suratımda ağlaması yeni bitmiş bir çocuğun korkak ifadesi var.
Amcamın o halinden kokmuşum. Hatırladığım kısmıysa tabi ki gelen oyuncaklar.Abime
yeşil bir bisiklet(tabi ki daha sonra benim oldu), bana ve 9 ay büyük kuzenime
yürüyen bebek getirmişti. Orta sehpamızın(bu sehpayla ilgili de yazmam lazım J) üzerinde yürütmüş sonra da “bozulur, çok
oynamayalım” deyip kutularına geri koymuştuk. Ne kadar da oyuncak kıymeti bilen
çocuklardık. Sonra tabi ki bozuldu ve yürümez oldu. Pembe bir elbisesi ve sarı
saçları vardı. Yıllarca oturma odamızın vitrininin sağ tarafında (oyuncaklarıma
ait olan kısım) durdu. Şimdi de kesin poşetlenmiş bir yerlerde kolilerin
içindedir.
Orta sehpası olayı var bir de. Uzun ahşap bir
orta sehpamız vardı ki hâlâ var yazlıkta duruyor. O zamanlar bana çok uzun ve
büyük gelirdi bu sehpa. Annemin olmadığı zamanlarda abimle ilk işimiz bu
sehpanın bir tarafını çekyata dayayıp kaydırak yapmak olurduJ indiğimi yere de çekyattan minder koyar baş aşağı
kayardık J o kayma anı o kadar uzun gelirdi ki, şimdi o
sehpaya bakıp hayret ediyorum bacak boyum kadar bu sehpa bizi ne kadar da
eğlendirmiş. Bir de altına yatıp resim yapardım. Yazlığa gittiğimde aklıma
geldi çevirdim altını, karalamışım, ev yapmışım J İnsanın kendi çocukluğuna dokunması gibi bir şey
böyle durumlar.
İlkokula başlayana kadar
amcamlarla altlı üstlü oturuyorduk. Çocukluk hatıralarımın çoğu da o evde
geçiyor zaten. Yengemin kırmızı kadife bir çekyatı vardı. Kaplamanın çiçek
desenleri vardı kabartma şeklinde. Benim tutkumsa bu çekyatın dokumasını
yolmak/sökmekti J Bir de
anlaşılmasın diye çiçeklerin ortalarından başlamıştım J Daha sonra kendime hakim olamayarak boyutları
genişletmişim ki bir yetişkin avucu kadar yeri sökmüşüm J Kaplattırmak zorunda kalmışladı, ama ilginçtir
kimse kızmamıştı J
![]() |
| Abim beni öpüyor :) |
Böyle başlayınca
zincirleme geliyor insanın aklına hatıralarJ Yine eski mahallemizdeyiz. Abimler arkadaşlarıyla
maç yapıyorlar. Ben de abimin rakip takımının kalesinin arkasında merdivenlerde
bebeğimle oynuyorum. Bir ara kafamı kaldırıyorum, abim şut çekiyor… Ve
gooolllll, benim tepemde yıldızlar dönerken burnumdan oluk gibi kan akıyor J Abim beni kucağına alıp eve götürüyor, yengem
feyat figan “ne yaptın çocuğa” diye abime kızıyor abim zaten korkudan ölecek J. O günün
hatırası olarak (annemin iddiası bu yönde) burnumda ufak bir kemik çıkıntısı
taşıyorum ve bu yıl içinde ameliyat olabilirim J
Aslında çok fazla şey var
ama hepsini bu posta sıkıştırmayım. Dedemin de baş rol oynadığı hatıralar var
ki gerçekten yazmakla bitmez. Onları başka bir başlıkta anatayım. Şimdiyse son
hatıra, 6 yaşımdaki nakış yapma hevesimi anlatmak istiyorum.
Dediğim gibi amcamlarla
aynı binada oturuyorduk ve alt kat dükkan şeklinde yapılmış ama yengem
yarafından nakış kursu olarak kullanılıyordu. Yengemin bu konuda formal bir
eğitimi olmamasına rağmen. Bu şekilde evinin altında nakış öğrenmek isteyen
kızlara kurs verirdi. Makinesini alan gelir çehizine bir şeyler yapar sonra da
evlenirdi. Hatta “Esra Erol misyonu” taşıdığını düşünüyorum yengemin kurstaJ. Çünkü sürekli bazı kadınlar iş yaptırmak
bahanesiyle gelir etrafa bakınırlardı. O kadınlar geldiğinde ablalarda(yaş
16-17) ayrı bir telaş bir hürmet olurdu ben anlam veremezdim tabi J Her neyse işte ben bu kursta geçirirdim vaktimin
bir kısmını da. Pijamalarımla bile iner dolaşırdım aralarında. Ablalar beni
severler makinelerine oturturlardı ben de izlerdim hep bütün aşamalarını. Bir
gün annem yine evde yok ve evde yalnızım.(Bu kadar çok evde yalnız olmamın
sebebini anneme şimdi sorduğumda bir cevap veremiyor ama çoğunlukla” sen
uyurken 5dklığına yengene çıkmışmışımdır” deyip çıkıyor işin içindenJ ) Yapacak bir şeyler arıyorum ki gözüme annemin
açık olan nakış makinası takıldı. O dönem öğrenmek için o da evde başlamıştı
ufaktan. Dolaplardan bir kumaş parçası buldum. Deseni bile hatırımda. Sanırım
abimin nevresimin artanıydı. Yeşilli üzerinde arabalar olan bir kumaştı. Kasnak
buldum dizimle kumaşı kasnağa yerleştirip gerdirdim gücüm yettiği kadar. Çok
heyecanlıydım. Sonra oturdum makinaya “çin iğnesi” denen teknikle ileri geri
kasnak oynatarak şekillerin içini doldurmaya çalıştım. Sonrasında sıkılmış
olmalıyım ki kasnağı makinada unutup kalmışım başından. Annem yanına çağırdı “bunu
sen mi yaptın?”diye. Biraz korkak evet dedim ama hem de özür diliyorum. Bi daha
yap bakıyım görüyüm ben kızmayacağım dedi. Oturdum yaptım. O kadar net ki,
annnem kapıya çıkıp yengemi çağırmıştı “Çabuk gelll” diye. Yengem de geldğinde
baya şaşırdılar bu duruma. Ama ben yıllardır izlemekten öğrenmişim zaten sadece
pratiğe dökmek kalmış J Yengem “madem yapabiliyor
basit bi desen buluyum ben ona da işlesin” dedi J Beyaz bir kumaşa gerçek nakış işimi yaptım
yaklaşık bir metre filan bi kaç renkli bişeydi. O bittikten sonra abimin
ilkokul önlüğünün kumaşına kırlent deseni çizdiler. Yengem renkleri
karıştırmamam için bira başlayıp bana bırakıyordu. O kadar hevesliydim ki sabahın köründe buz
gibi evde uyanır makinenin başına geçerdim. Sandayyenin ucuna otururdum
ayaklarım pedala erişmediği için J Abim de aynı odada uyuduğu için sinir olurdu bana J Kırlent bitti, babam altına yazalım “…6 YAŞINDA
İŞLEDİ” diye dedi. Adımı yazmayı biliyorum ben yazacağım diye ağlamıştım ama
annem izin vermemişti. Makine dikişiyle yazmıştı bu yazıyı J O dönemden sonra kursta yeni gelen kızları gıcık
etmek için eskiler beni oturturlardı makinesine. Ben yapmaya başlayınca da
zorlanan kızlar hepten sinir olur ağlarlardı. Peki benim nakış maceram ne oldu.
6 yaşımda hızlı başladı çabuk bitti J O kırlent tek eserim olarak duruyor işte J
16 Ağustos 2012 Perşembe
Tosya'da Bir Ramazan Geleneği:"Keşkek Sürmek"
Ramazan’ın bitmesine sayılı günler kala, Tosya’nın önemli bir Ramazan
geleneğini anlatmak istiyorum. Yerel ağızda “hurun” denen taş fırınlarda pişen
yemekler Ramazan sofralarımızın vaz geçilmezidir. Kaç yüz yıldır devam eden bir
gelenek bilmiyorum ama Ramazan’ı “hurunda” pişmiş keşkek yemeden bitiren bir
Tosyalı dünyanın neresinde olursa olsun Ramazanı tam olarak hissedemez. Ben de
“keşkek yemeden Ramazan bitecek!” diyerek tatilimi bölüp, ailemi İstanbul’da
bırakıp, ananemin yanına Tosya’ya gelen biriyim J Önce “hurun” dediğimiz taş fırını anlatayım. Her
mahallede en az bir tane olan, genellikle bahçeli evi olan birinin bahçesinde
bulunan ve o kişi tarafından yakılan taş fırınlar vardır.
![]() |
| Bknz: "Hurun" ::) |
Büyük
apartmanlardaysa apartmanın girişinde bir oda fırın olarak inşaa edilir ki
başka bir şehirde böyle bişi olacağını hiç sanmıyorum. Düşünsenize Ağaoğlu’nun
ucube ve soğuk binalarında taş fırın olsun ! J Mahalleli kendisine en yakın fırını seçer ,ki bu
küsme gibi istisna durumlar dışında hiç değişmez, her yıl aynı fırına “keşkek
sürülür”. Fırın iftar saatine göre 8-9 saat öncesinde içine odun atılarak
yakılır. Odunlar yanınca içinden çıkarılır ve fırın yemekleri koymaya hazır
olur. Mahallede herkes o akşam yemek istediği yemekleri “caba” dediğimiz toprak
güveç kaplara koyup getirirler. Bu cabalar akşam başkalarınınkiyle karışması
ihtimaline karşı çeşitli şekillerde işaretlenir. Kimi çentik atar, kimi kendi
adını yazar, kimi de annem gibi ojeyle kızının (yani benim) adını büyük harflerle yazar J Onlarca yıldır aynı mahallede, aynı komşularla
oturan insanlar birbirlerinin cabasını bile bilirler bir bakışta.
Peki ne yemekler yapılır bu fırınlarda? “Keşkek sürmek” artık deyimleşse
de, keşkek buğdayın işlenmemiş halidir ve Tosya’da Ramazan ve düğün
yemeklerinde yenilen ve sevilen bir yemektir. Güveçse keşkeğin kankasıdır. Bir
de yanına patates püresiyle davetlerin en sevilenidir.(Oruç oruç yemekteyiz
tadında bir post okumak işkence gibi gelebilir J ) ve patates. Bu üçü temel fırın yemekleridir ve
bazı evlerde 30gün boyunca bu mönü bıkmadan yenebilir.(Bizde durum böyle değil
hemen sıkılıyoruz.) Bunların dışındaysa nohut, fasulye, bal kabağı,
erik(komposto için),kırmızı mercimek (evde çorba haline getirilir su
katılarak), şeker pancarı(Tosya ağzıyla “çükündür”J), tavuk, bamya, gibi uzayıp giden bir liste
var. Sabah belirli bir saatte herkes
sepetlerine koyup getirir “süreceği” yemeği. Fırıncı teyze( artık büyüdük,abla
olabilirJ) onları tek tek fırının içine demir bir çubukla
iterek yerleştirir. Bu çubuğun bir tarafı hilal şeklinde itip yerleştirmek için
diğer tarafı kanca şeklinde tutup çekerek çıkarmak için özel yapılır. Bütün
cabalar yerleşince fırının kapağı kapanır ve etrafı çamurla kaplanır ki ufak
bir hava bile kaçırmasın. Bu işlem bittiğinde artık 6-7 saat süren bir pişme
işlemi başlar. Piştikçe yemeklerin kokuları birbirine siner ve fırın dışında
elde edemeyeceğiniz bir lezzet oluşur. Akşam iftardan 30-40dk önce herkes
“keşkek çıkarmaya” gider. Kaç adet caba sürdüyse o kadar odunu koltuğunun
altına alır götürür ve fırının yanındaki yüklüğe bırakır ki yarın o odunla
fırın tekrar yakılır. Fırın açılmamışsa orda komşularla iftar öncesi küçük bir
sohbet ortamı olur. Apartmanlarda TOKİ lerde yaşadığımız, yan komşumuzu bile tanımadığımız günleri yaşarken, mahalle
komşularını her gün görmek, hallerini sormak, dualaşmak için çok güzel bir
fırsattır “hurun önü” sohbetleri. Siz sohbetinizi yaparken fırın açılır gelen
koku iftara dakikalar kala karın seslerinin iyice artmasına sebep olur :))) Genellikle oradaki gençlerden biri demir çubukla fırının önüne çekilen cabaları tezgaha taşımak için gönüllü olur. Eller yanacağı için gazete parçasıyla tutup dikkatlice taşınır.
Cabalar sepetlere konulur hem soğumasın hem de toz gelmesin diye üzerlerine gazete kapatılıp evlerin yolu tutulur. Benim tercihim cabadan yemek olsa da tabaklara da servis edilebilir duruma göre.
Tosya gelenekleri bol bir ilçe. Ve gençler olarak bizler, bazılarına karşı çıksak da böyle geleneklere sahip çıkıp, devam ettirmekle sorumluyuz gibi hissediyorum :))
Cabalar sepetlere konulur hem soğumasın hem de toz gelmesin diye üzerlerine gazete kapatılıp evlerin yolu tutulur. Benim tercihim cabadan yemek olsa da tabaklara da servis edilebilir duruma göre.
Tosya gelenekleri bol bir ilçe. Ve gençler olarak bizler, bazılarına karşı çıksak da böyle geleneklere sahip çıkıp, devam ettirmekle sorumluyuz gibi hissediyorum :))
15 Ağustos 2012 Çarşamba
Çikolata Kahve İstanbul
Birbirine en yakışan, en
sevilen üçlü…Müşteri olarak girdiğim, “kardeş” olarak çıktığım, Çengelköy’de
yaşamanın en güzel yanlarından, 9,5m karelik bir dükkân... Çikolata ya da kahve
satılıyor denilebilir. Çikolatalarının lezzetini tasvir etmek için benim edebi
yeteneğim de bilgim de çok yetersiz kalır sanırım. (Benim favorim Antep
fıstıklı, karamelli, kare şeklinde olanlarJ) Sıcak çikolatasına ise yurt içinde ve dışında bu işi
yapan yerleri çok gezmiş bir arkadaşımın da onayıyla içilebilecek en iyi sıcak
çikolata ne diyebilirim. Peki ben bir gurme olmadığıma, tanıtım yada reklam
yazısı yazmadığıma göre ne diye bu dükkanla ilgili bir şeyler yazıyorum? Benim
ki “birileri okusunlar da onlar da gidip görsünler” isteğinden çok, hayatımda
önemli kokuları, anları, kişileri, yerleri unuturum, sıra bana gelip göç
ettiğimde “kimsenin bunlardan haberi olmaz” korkusunun sanal ortamda
bastırılması sanırım. Çikolata-Kahve İstanbul da çocukluğuma dokunan, hem
memleket hem İstanbul sevgisini birlikte yaşatan bir önemli yer benim için.
Oraya gidenlerin duygularını yazdıkları o saman kağıdı defterleri okuduğunuzda
ne kadar da ortak açlıklarımızın olduğunu, 10 metrekarelik samimiyete hepimizin
ne kadar da ihtiyacı olduğunu anlıyorsunuz. Ben de ilk gittiğimde o deftere bir
şeyler yazmıştım ve yazdıklarımın ne kadar sığ kaldığını şimdi fark
ediyorum. Dükkanın sahibi Bülent Abi…
İlk cümlede belirttiğim gibi müşteri olarak girmiştim ama bir abi kazanacağımı
bilmiyordum. Tatlı-sert üslubuyla, verdiği nasihatlerle, tavsiyelerle bir
kardeş yerine konduğumu hissettirdi. Kaçıncı gidişimde hatırlamıyorum ama
eşinin acil bir durum için eve çağırmasıyla dükkânı bana bırakıp gitmiştiJ Gelen müşterilerle sohbet etmekte hiç zorlanmamıştım ama
iş yedikleri çikolataları tartma ve hesaplama kısmına gelince bocalamıştım J Üniversiteden bir arkadaşım bir arkadaşıyla gitmiş ve
defteri karıştırırken benim ismimi görüp “Aaa bu bizim arkadaş!” demiş. Kim
filan deyince de Bülent Abi “Yaa o bizim kız…” diye başlayıp ufak ufak
dedikodumu yapmışlar J İstanbul için yadırganan güzel hoşluklar bunlar.
Alışverişlerimizi AVM lerden yaptığımız ve satıcıların yüzlerinde zoraki bir
gülümsemeyle “İyi günlerde kullanılsın!” diyerek elimize poşetleri
tutuşturdukları bir dönemde böyle esnaflar insanlığımızı hatırlatıyor. Çikolatasını
ya da Türk kahvesini yudumlarken, İnce Saz dinlemek, duvarlarına, tablolarına
bakmak, sohbet etmek, fotoğraf çekmek, hiç bozulmaması için dua etmek bu
dükkanda yaptığım eylemlerden bir kaçı ve en çok özlenenlerden.
Not: Bülent Abi, yüreğin,
cesaretin ve azmin için en çok da insanlığın ve abiliğin için teşekkürler…Allah
razı olsun, yolunu açık etsin J
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















